DA VINCI’S DEMONS

DA VINCI’S DEMONS

Hayal edilen her şey sonunda yapılabilir!

Leonardo Da Vinci

Da Vinci’nin Aynasındaki Sırlar: Bir Dizinin Anatomisinden İlham Veren Dersler

“Gerçekler bizi sınırlarken, hayal gücü geleceği icat etmemizi sağlar. Leonardo için dünya, henüz yazılmamış sayfalarla dolu bir laboratuvardı.”

Tarih, genellikle kazananların yazdığı ve zamanın tozlu raflarında donup kalan bir anlatıdır. Ancak Leonardo da Vinci söz konusu olduğunda, tarih sadece bir başlangıç noktasıdır. İngiliz Kütüphanesi’ndeki el yazmaları, dâhinin ölümünden sonra 13.000 sayfalık not defterinden 7.000 sayfasının gizemli bir şekilde kaybolduğunu fısıldar. Da Vinci’s Demons dizisi, tarihin bu devasa sessizliğini bir “hayal gücü laboratuvarına” dönüştürerek bizi dâhinin zihnindeki karanlık odalara davet eder. Da Vinci’s Demons dizisi,  The Dark Knight üçlemesinin senaristlerinden David S. Goyer tarafından yaratıldı. Dizinin yapımcıları ise Doctor Who ‘nun yapımcıları Julie Gardner ve Jane Tranter. David S. Goyer, dâhiyi sadece bir ressam olarak değil, superhuman bir zekâyla geleceği kurgulayan bir “bilgi avcısı” olarak konumlandırırken; diziyi biyografik bir anlatının ötesine taşıyıp mistik bir keşif yolculuğuna dönüştürür.

Bu yaratıcı dehanın derinliklerine inmek için önce kulaklarımızı bu dünyanın ritmine açmamız gerekiyor.

Müzikal Bir Palindrom: Bear McCreary’nin Duyulmayan Dehası

Bir hikâyenin stratejik derinliği, çoğu zaman kulağımıza çalınan ama bilincimizin hemen yakalayamadığı matematiksel formüllerde gizlidir. Emmy ödüllü besteci Bear McCreary, dizinin ana tema müziğini tasarlarken Leonardo’nun ünlü “aynalı yazma” (mirror writing) alışkanlığını notalara dökmüştür. Dizinin ana teması bir palindrom olarak bestelenmiştir; yani melodi hem düzden hem de tersten çalındığında aynı simetrik yapıyı korur. Bu, evrendeki gizli düzeni arayan Leonardo’nun felsefesinin işitsel bir yansımasıdır.

Ancak McCreary’nin dehası sadece bu simetriyle sınırlı değildir. Besteci, Doğu ve Batı arasındaki o keskin ayrımı müzikal paletinde de korumayı başarmıştır:

  • Avrupa Dokusu: Ana tema ve Floransa sahnelerinde viola da gamba, lutlar ve Kelt arpı gibi Rönesans enstrümanları hakimdir.
  • Doğu’nun Ayrık Sesi: “The Turk” (Al-Rahim) ve Osmanlı sahnelerinde kullanılan Ney ve Yialli Tanbur, ana temanın palindromik yapısından tamamen ayrıştırılmış bir ses dünyası sunar. McCreary, Al-Rahim’in temasını yukarıdan aşağıya inen aralıklarla kurarken, Osmanlı temasını tam tersi bir yükselişle kurgular. Bu enstrümanlar ana temanın içine yedirilmez; aksine, Leonardo’nun zihnini bulandıran “yabancı” ve “bilge” dünyayı temsil etmek için izole edilir.

Nota kağıtlarındaki bu matematiksel hassasiyet, dizinin setlerinde fiziksel bir gerçekliğe bürünür.

Galler’de Bir Rönesans İnşa Etmek: Prodüksiyonun Görkemli Sırları

Bir prodüksiyonun başarısı, izleyiciyi imkânsızın gerçekliğine inandırma gücünde saklıdır. Da Vinci’s Demons, 15. yüzyıl İtalya’sını Galler’in endüstriyel kalbinde yeniden yaratarak estetik bir zafer kazanmıştır. Galler’in soğuk otoparklarından Rönesans’ın sıcaklığına geçiş, büyük bir yaratım sancısının eseridir.

Set Arkasından Yaratım Sırları:

  • Ölçeğin Görkemi: Swansea Gate Business Park’ta bulunan 265.000 metrekarelik devasa stüdyo, Pinewood’daki Bond setlerinden beş kat daha büyüktür. Eski bir otomobil fabrikası, Ed Thomas’ın vizyonuyla Vatikan’ın görkemli koridorlarına dönüşmüştür.
  • Otoparkta Yükselen Peru: Dizinin ikinci sezonundaki Peru sahneleri için ekip Güney Amerika’ya gitmek yerine, bir Swansea otoparkında Machu Picchu’nun ölçekli bir replikasını inşa etmiştir. Bu set, üç yüz figüran ve meşalelerle bir gecede mistik bir atmosfere bürünmüştür.
  • Dönüşümün Estetiği: Prodüksiyon tasarımı, “her set en az üç kez kullanılmalı” prensibiyle hareket etmiştir. Vatikan’ın devasa sütunları tekerlekler üzerinde kaydırılarak bir sonraki sahnede pis kokulu bir kanalizasyon tüneline ya da bir denizaltının içine evrilmiştir.

Ed Thomas, tarihsel doğruluk yerine “estetik dürüstlüğü” ve “steampunk” etkilerini tercih etmiştir. Kırmızı mumlar gibi anakronistik detaylar tarihçileri rahatsız etse de, dizinin özündeki fantastik dokuyu güçlendiren bilinçli tercihlerdir. Mekânlar bu kadar ustalıkla inşa edilmişken, o mekânların içindeki karakterlerin de birer sanat eseri gibi işlenmesi kaçınılmazdı.

Leonardo ve Riario: Bir Paranın İki Yüzü ve Karanlık Deha

Hikâye anlatıcılığında protagonist ve antagonist arasındaki ilişki, çoğu zaman bir aynalama stratejisi üzerine kurulur. Tom Riley’nin canlandırdığı Leonardo bir “bilgi avcısı” ise, Blake Ritson’ın hayat verdiği Kont Riario bir “ölüm sanatçısıdır”.

Riario, basit bir kötü adamın çok ötesindedir. Onun trajedisi, annesi Celia Lysimachus’u bizzat boğarak öldürmesi ve kuzeni Amelia’nın katline şahitlik etmesiyle başlayan karanlık bir kökenden beslenir. Bu ağır travmalar, onu inanç ve fanatizmin ince çizgisinde yürüyen, asexuality spektrumunda gezinen mesafeli bir karaktere dönüştürmüştür.

“Hiç kimse bana bakıp da lütuf (grace) görmüyor.”

Riario’nun Leonardo’ya duyduğu hayranlık, aslında bir “sapioseksüel” çekimdir; Leonardo’nun özgür ve sınırsız zihni, Riario’nun kendi karanlık prangalarına vurduğu bir aynadır. Riario, Abisinyalı kölesi Zita ile olan ilişkisinde bile zihinsel bir bağ arar. Zita’nın ona “güzellik ve inanç” atfettiği tek kişi olması, Riario’nun en büyük insani zayıflığıdır. Zita’nın ölümüyle yaşadığı yıkım, onun neden salt bir düşman değil, Leonardo’nun karanlıktaki ikizi olduğunu kanıtlar. Bu karakterlerin arasındaki çatışma, aslında insan doğasının en büyük ikilemini temsil eder: Özgür bilgi mi, yoksa kontrollü inanç mı?

Tarihin Boşluklarını Hayal Gücüyle Doldurmak: Neden “Hatalı” Geçmiş?

Dizinin tarihsel gerçeklerle “utanmazca” oynaması, entelektüel bir özgürlük alanıdır. “Yapraklar Kitabı” (Book of Leaves) gibi Atlantis’e kadar uzanan mistik unsurlar, diziyi bir biyografiden çıkarıp bir “tarihsel fanteziye” dönüştürür. Bu noktada, gerçeğin sınırlayıcılığına karşı kurgunun sınırsızlığı galip gelir.

Bu sentezin en çarpıcı örneği Paul Rhys’in canlandırdığı Vlad Tepes’tir (Kont Dracula). Senaryo boyunca “vampir” kelimesi tek bir kez bile geçmez; ancak Vlad, insanüstü bir canavar ile aristokrat bir liderin ürpertici bir karışımı olarak kodlanır. Kan içtiği söylenmez ama varlığı ölümü solur. Bu estetik tercih, dizinin “gerçeklik ile fantezi arasındaki ince çizgisi” için hayati bir katmandır.

Gerçekler bizi sınırlarken, bu “hatalı” tarihin sunduğu özgürlük, aslında Da Vinci’nin kendi zihninin bir yansımasıdır.

Dizide, Leonardo Da Vinci’yi dönemin Floransa’sında genç, meraklı, akıllı, eğlenceli bir maceraperest, çılgın bir mucit ve ressam olarak izliyoruz. Henüz yirmili yaşlarının ortalarında kendini dünyaya ispat etme çabasında. Bilim ve sanatı desteklemesiyle ünlenen Floransa’da,  Da Vinci’nin keşfedilmesi uzun sürmüyor. Şehrin en güçlü ailesi olan ve Floransa’yı fiili olarak yöneten Medici Ailesi ile onların tablolarını yapmak için çalışmaya başlıyor, arkasından da şehrin savunması için tasarladığı bir projeyle anlaşma yapıyor.

Dönemin İtalya’sında, Vatikan ve Papalık, bilim ve sanatla bu kadar ilgili bir şehir olan Floransa’yı kendileri için bir tehdit olarak görüyor ve iki şehir arasındaki gerginlik her geçen gün tırmanıyor.

15. yüzyılı mercek altına alırken, döneme ait iki büyük tarihi olay olan Amerika’nın keşfi ve İstanbul’un fethi ile birlikte Osmanlı saldırıları da dizi senaryosunda yerini buluyor. Sahneye bir de ”The Türk” karakteri dâhil oluyor. Da Vinci Medicilere çalışırken bir yandan da Türk’le beraber “Yaprak Kitabı ”nın ve “Mithra”nın gizemlerini kovalıyor.

Dizi senaryosu, Da Vinci’yi müzelerdeki tanımlardan çıkarıp, araştırmacılar ve bilim insanlarının makalelerinden ayırarak aramızdan biri gibi sıradan bir genç profilinde karşımıza koyuyor. Tutkuları, aşkları, merakı ile başı beladan kurtulmayan, eğlenceli, arkadaşlarına bağlı ve zekasıyla herkese kafa tutabilen bu gözü kara delikanlıyı sevecek ve izlerken eğleneceksiniz.

Asiller ve ruhban sınıfının ayrıcalıklı dünyasına karşı kararlı bir direnişçi

Her mücadelede zekâsını kalkan olarak kullanan Da Vinci, olağanüstü yaratıcılığını ve yeteneklerini dünyanın geleceğini aydınlatmaya adayan bir dahi.

Her ne kadar yaşlılığının son demlerinde ve son nefesinde inanç ile ilgili fikri değişmiş gibi görünse de Papa ve yarattığı paralı ordusuyla uzun süre mücadele ediyor.

Zihni her zaman, hayaller ile gerçekler, geçmiş ile gelecek, inanç ile mantık arasında zıplayıp duruyor. Rönesans’ın çatışmalı atmosferinde yüreğindeki ve kafasındaki bu fırtınanın anaforunda yaprak gibi savruluyor.

Olağanüstü bir fotoğrafik hafıza ve zihin kayıt sistemine sahip olan bu deli deha, yaşadığı her önemli detayı binlerce sayfadan oluşan günlüklerine “ters yazı” ile kaydederken,  her zaman iyilikten, adaletten ve zekâsının ışığından güç alıyor. 

Kendi Geleceğini İcat Etmek Üzerine Bir Ders

Da Vinci’s Demons, sadece 15. yüzyıl Floransa’sını anlatan bir hikâye değil; her bireyin kendi içindeki “demolarla” –korkuları, hırsları ve bitmek bilmeyen merakıyla– nasıl yüzleşmesi gerektiğine dair bir manifestodur. Dizi, tarihin kayıp 7.000 sayfasını bizim için doldururken, bizlere de kendi hayat sayfamızda kalem tutma yetkisi verir.

Dizinin finalinde Leonardo’nun vurguladığı o sarsıcı gerçek, bugünün modern insanı için de bir pusula niteliğindedir:

“Başarılı insanlar nadiren arkalarına yaslanıp bir şeylerin onlara olmasını beklerler; dışarı çıkarlar ve bir şeylerin olmasını sağlarlar.”

Peki, siz kendi hayat hikâyenizin yazılmamış sayfalarını hangi icatlarla, hangi cesur adımlarla dolduracaksınız? Belki de asıl deha, aynaya baktığımızda gördüğümüz o “yabancıyı” tanımaya ve onun karanlığını bilgiyle aydınlatmaya cesaret etmektir.

REPLİKLER:

“Tarih gerçeği bastıran insanlar tarafından silah haline getirilmiş bir yalandır. Kaderinde olan, öğreneceğin o bilgi doğru olarak kabul edilen her şeyi tepetaklak çevirecek.”

“Hayat bir nehir gibidir”

“Bir kişinin ölümü diğerinin doğum kapısını açar”

“Önceden uyarayım ama. Bazı kapılar karanlığa çıkar”

“Hayatın sunduğu yol dikse sen de başını dik tut”

“Ölenler ölmesi gerektiği için ölmüştür.”

“Gerçek ıstırap bütün sorular cevaplandığında soracak bir şeyin kalmamasıdır.”

“..Tanrının adını yok etme izni olarak kullanmaya çalışırken körü körüne sadakat isteyenlerden. Var olup olmadığından bile emin olmadığım bir Tanrı. Ama varsa eğer onun adına ne suçlar işlendiğini öğrense dehşete düşerdi.”

DA VINCI’S DEMONS

DİZİ KÜNYESİ:

Yönetici yapımcı:            David S. Goyer,Julie Gardner,Jane Tranter

Oyuncular:         Tom Riley, Laura Haddock, Blake Ritson, Elliot Cowan, Lara Pulver

Sezon sayısı:      3

Bölüm sayısı:    28 (bölümleri listesi)

Yıl: 2013

Tür: Tarisel Fantastik, Drama, Macera

3 Responses

  1. […] Da Vinci, çocukluk dönemini o zamanların ünlü ressamı ve heykeltıraşı Verrocchio’nun yanında çıraklık yaparak geçirmişti. Daha sonralarında Milano Dük ’üne yazdığı ve büyük ihtimalle daha iyisi asla gelmeyecek bir iş başvurusu ile dükün hizmetine girdi. Doğduğu yer Floransa, Papanın yanında Roma’da çalıştı ve son olarak Fransız kralı hizmetine girdi ve Fransa da kralın kollarında can verdi. […]

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.