İÇİMİZDEKİ ŞEYTAN- “Hayat bir katakulliden ibarettir!”

“Hayat herhalde bir katakulli değildi. Ama neydi? Bu hayatın bir manası olmak icap ederdi. İnsan dünyaya sadece yemek, içmek, koynuna birini alıp yatmak için gelmiş olamazdı! Daha büyük ve insanca bir sebep lazımdı.”

-Sabahattin Ali

Bir Sabahattin Ali romanını okuyorsanız, öncelikle aşk teması gözünüze çarpar. Ancak, ustalıkla işlenmiş, hikâyenin anlatıldığı yılların toplumsal yapısını ve o dönemde gelişen siyasi olaylara yapılan göndermeleri de, rahatlıkla fark edersiniz. Buna hayranlık duyarken, üstüne biraz düşünüp bir şey yazmaya kalkarsanız okuduğunuz 200-250 sayfanın sadece dağın görünen yüzü olduğunu anlarsınız. Kitaplarında, öyle cümleler geçer ki sayfalarca yazıp anlatamayacağımız şeylere bir satırda tercüman olur.

Bu yazımda, ben de sizlere dağın görünmeyen yüzünü anlatmaya çalışacağım ama karakterlerimizden Macide’nin de dediği gibi: “Ben sana rehber değil, ancak yoldaş olabilirim fakat yolu ikimiz de bilmiyoruz.”

Kitabın akışı, ana karakterlerimiz Macide ve Ömer’in başından geçen olaylar üzerinden ilerliyor. 3-4 aylık zaman diliminde yaşanan olayların sade bir akışı var. İstanbul’u bilen biri okurken,  bir film gibi kafasında canlandırabiliyor. Karakterlerin arasında geçen veya kendi içlerinde yaptıkları derinlemesine konuşmalar, gelişen olaylardan daha önemli. Çünkü konuşmaların içeriğinde, yaşanan olaylar anlatılırken, derinlere gizlenmiş toplumsal mesajlar da verilmiş.

Romandaki yardımcı karakterler, Türk insanının bilinen halleriyle hemen hemen hepimizin çevresinde görebileceğimiz tanıdıklara benziyor. Bunun aksine ana karakterlerimiz, biraz daha ender rastlanan tipler. Üzerinden geçen seksen yıla rağmen bu karakterlerin tamamı günümüzde de varlığını aynen sürdürüyor.

Kitapta ilk tanıtılan karakter Ömer. Biraz içine kapanık, düşünceli fakat tam olarak ne istediğini bir türlü bulamamış. Hayatından pek memnun değil ve bir arayış içinde… İçinde olan bir kuvvetin onu istemeden bir yerlere çektiğini düşünüyor.  Bunları Ömer’in ağzından çıkan cümlelerle anlıyoruz: “Şu muhakkak ki bugün olduğum gibi olmak istemiyorum. Büsbütün başka bir hayat, daha az gülünç ve daha çok manalı bir hayat istiyorum. Belki bunu arayıp bulmak da mümkün… Fakat içimde öyle bir şeytan var ki… Bana her zaman istediğimden büsbütün başka şeyler yaptırıyor.”

Kitaptaki kadın kahramanımız olan Macide ise, cesur, dik duruşlu önemli bir karakter. Etrafında olan özenti tiplerden etkilenmeyen, zamanın batılılaşma (!) hareketlerine kanmayan ama tolumun genelde sahip olduğu dar görüşlü düşüncelerden de uzak biri.  Kendine özgü bir çizgisi var. Macide, Balıkesir’de okuduğu yıllarda müzik hocası Bedri ile tanışıyor. Bedri, Macide’yle aynı karakter özelliklerini gösteren bir erkek. Bedri adını koyamadığı duygularla Macide’ye karşı bir şeyler hissediyor ve bu duyguları da karşılıksız değil. 

Ömer, kafasının dağınık olduğu vakitlerden birinde Macide’yle vapurda karşılaşıyor. Macide, ailesinden uzakta İstanbul’a eğitim için gelmiş. Öğrendiğine göre Ömer’in de uzaktan akrabası.  Ömer, Macide’yi ilk gördüğünde bir şeyler hissediyor.

Olaylar bu karakterler arasında sıradan akışını yaşarken, Sabahattin Ali yarattığı öyküde uzun uzun düşüncelerini ve hayatı sorguluyor: Hayat nedir? Bu kadar çaba koşuşturmak nedendir? Çözemiyor… Zaten kim çözebilmiş ki bu soruları… Kendince işin içinden şu şekilde çıkıyor: “Demek hayat böyle iki adım ilerisi bile görülmeyen sisli ve yalpalı bir denizdi. Tesadüflerin oyuncağı olacak olduktan sonra ne diye bir irademiz vardı?”. Yine kendi ağzından şöyle diyor: “Hayatta hiçbir şey bizim arzumuza tabi değildir. Gerçi bu bir felaket, lakin yaradılış.”

Sabahattin Ali’nin hayatına baktığımızda sorularının kaynaklarını da bir bir görebiliyoruz. Almanya’ya eğitime gitmişti. Belki orda bulunduğu çevreden etkilenerek Marksizm’i benimsemeye başlamıştı. Fakat bunu faaliyetlerinde, yaşam tarzında yansıtmıyor ve çok eleştiriliyordu. Bu kitabında desteklemediği Turancılık fikri üzerine göndermeler yapıyordu. Turancılık fikrinin en önemli temsilcilerinden Nihal Atsız’a göre, romandaki Profesör Hikmet, dönemin komünizm karşıtı tarihçisi Mükrimin Halil; İsmet Şerif Peyami Safa, “Tatar suratlı herif” ise Profesör Abdülkadir İnan olmalıydı.

Kitabın yazılışının üzerinden yıllar geçti. O günlerin Türkiye’sinden bugüne ne değişti? Elbet değişen şeyler oldu. Çünkü dünya değişiyor. Asıl sorulması gereken, Türkiye yıllardır peşinden koştuğu dünyayı yakalayabildi mi?

Şimdi,  hayalinizde bir paralelkenar düşünün: Dünya ve ülkemiz iki farklı çizgiden aynı yöne ilerlesin.  Türkiye ve Dünyanın birbirine göre ilk durumu, aradan geçen zaman ve gelişmelere rağmen değişmiş midir? Ülkemizin ilerlediği çizginin dünyanın çizgisinin önüne geçerek, bu çokgeni geometrik yamuk (!) haline getirebilmesi için ne yapılması gerekir? Toplum ve birey olarak bu süreci sanatta ve bilimde nasıl etkileyebiliriz?

Ben okuyorum, öğrendikçe düşünüyorum…

Çağdaşlarım, başlangıç olarak tavsiye ederim çok okuyun ama asla okudum diyebilmek için değil, üstüne düşünmek için okuyun.

-Eren ÖZVATAN

ALINTILAR:

“Nihat: Ne istediğini bilsen canın sıkılmaz!” dedi. Ömer, yalvarır gibi cevap verdi: “Bana istenecek bir şey söyle, uğruna can verilecek bir şey söyle, hemen dört elle sarılayım…” Nihat güldü: “Gördün mü? Derhal sapıtıyorsun. Hayatta hiçbir şey, uğrunda ölmek için istenmez. Her şey yaşamamız için olmalıdır. Hatta biraz ileri gideyim, kendi yaşamamız için… Sen kafanın içindeki yokluğa o kadar saplanmışsın ki, derhal uğrunda can feda edecek bir şey arayarak ikinci bir yokluğa dalmak istiyorsun!”

“Onlar da bu oda gibi, bütün evleri gibi henüz nereye ait olduklarını bulamamışlardı. Onların içinde de besmele levhasıyla Sonya plağı yan yana duruyordu.”

“Sanat bir ifadedir; her devir, her medeniyet başka türlü duyar ve pek tabii olarak başka türlü ifade eder.”

“İkimiz de aynı şehirdeyiz ve birbirimize varmamız için yarım saatten daha az bir zaman yeter. Buna rağmen o orada, ben buradayım. Neden? Sebep yok… Ben burada ne yapıyorum? Kendimi ve etrafımdakileri sıkmaktan başka ne işim var? Onun da orada pek lüzumlu şeylerle uğraşmadığı muhakkak. Böyle bir günde oturup piyanoya çalışacak değil ya… Dünyada şimdi onunla yan yana bulunmamamız kadar mantıksız ve lüzumsuz ne vardır acaba? Hayat bir tesadüfler silsilesi imiş, âlâ! Fakat tesadüfün de kendine göre bir mantığı olmalı değil mi ya?”

“Zannediyorsun ki, hepimiz birer makineyiz ve evvelden kurulduğumuz gibi işleriz. Bir yerde bir bozukluk oldu mu, derhal orayı söküp atmak lazım!..”

““İstanbul’dan ayrılmak istemiyoruz, fakat senede kaç defa kütüphaneye gideriz? Üç beş cadde ile bir o kadar kahveden başka ne biliriz? Fikir hayatı, fikir hayatı diyoruz… En kabadayımız bile gevezelikten başka ne konuşuyor? Kahve münakaşalarıyla zihnimizi inkişaf ettirdiğimizi sanmakla pek akıllıca bir iş yaptığımıza kani değilim… Bizi buraya asıl bağlayan bir alışkanlıktır… Biz burada maksatsız yaşamayı ve boş beyinle dolaşmayı tatlı bir meşgale haline getirmek yolunu keşfetmişiz… Hepimizi İstanbul’a bağlayan sadece bu…”

“Dünya kim?.. Benden başka dünya var mı? Herkesin bir tek dünyası vardır, o da kendisi… Üst tarafıyla alakadar olmaya bile değmez… Zeki olmak, kuvvetli kafa ve bilgi sahibi olmak neye yarıyor? Bizi istediğimiz saadete götüremedikten sonra… Zekâmız olmasa daha iyiydi. Otlar, hayvanlar, bulutlar ve kayalar gibi yaşamak bana daha saadet verici, daha yorgunluksuz, daha manalı geliyor…”

KİTAP KÜNYESİ:

Kitap Adı: İÇİMİZDEKİ ŞEYTAN

Yazar:   Sabahattin Ali

Tür:        Roman, Aşk, dram

İlk Yayınlanma Tarihi:    1940

Yayınevi: YKY