UTOPIA – Mutluluğun Hayalet Şehri

“Platon der ki: günün birinde filozoflar kral ya da krallar filozof olursa, insanlık o zaman mutluluğa kavuşur.”

Ütopya / Thomas More
Ütopya nedir, neresidir

Yazımızın konusu Thomas More ve onun en ünlü hayali olan ”Utopia”sı… Ek olarak gençler dikkat; birbirleriyle ne alakası var diye sorma ihtimaliniz olan Erasmus, Tudor Hanedanı, Boleyn kızlarına da değineceğiz.

Önce Ütopya nedir, neresidir sorularıyla başlayalım:

Utopia; aslında olmayan, tasarlanmış ideal toplum olarak tanımlanıyor. Köken olarak Yunanca “yok/olmayan” anlamındaki “ou”, “mükemmel olan” anlamındaki eu ve “yer/toprak/ülke” anlamındaki topos sözcüklerinden türetilmiş. Kelime Thomas More’un eserinden sonra yaygın olarak kullanılmaya başlanmış. Kısacası,  olmayan ideal yer…

Kitabımız iki bölümden oluşuyor:

Utopia

Thomas More’un Yaşamı ve Utopia’nın İncelenmesi

Thomas More’un “Ütopya”sı, Güney yarım küresinde bir adadır. Hikâye, bu adada yaşamış, Amerigo Vespucci ile kader birliği yapmış, Portekiz’li bir gemici olan Raphael’in, ada halkının kurduğu düzenin mükemmelliğini Avrupa’ya tanıtması biçiminde sürer. Ütopya, idealize edilmiş kurgusal bir tasarımdır aslında ve Platon’un “Devlet” fikrine dayanır. Az sayıda ama etkili yasalarla eşitliği sağlar, sefaleti ve sefahati dengeler, tüm sınıfları eşit seviyeye getirir. Toplumda topyekûn bir hoşgörü ve ortak çalışma vardır. Herkes her şeye sahiptir. Sadece düzenli ve disiplinli bir çalışmayla bütün ihtiyaçlar karşılanır.

“Ütopya”, devletlere mimari tasarım sunan ilk fikirdir.  Hilal şeklinde olan bu ada devletinde, hepsi aynı plana sahip 54 kent vardır. Sadece başkentin planları farklıdır. Kentlerin birbirine mesafeleri, caddelerin genişlikleri aynı ölçüdedir. Evlerin şekilleri aynıdır. Evlerde bir sokak bir de bahçe kapısı vardır ve kilit kullanılmaz. Herkes istediği eve girebilir, damlar da düzdür. Sahiplik duygusu olmasın diye on yılda bir ev değiştirilir.

Kıyafetler de aynıdır. Herkes yaz kış aynı türde giyinir. Bir giysi yedi yıl dayanacak şekilde üretilip kullanılır. Renkler doğal yün rengidir. Köylerde her biri 40 kişiyi barındıran çiftlikler bulunur. Şimdi More’un eşitliğinin sınırına geliyoruz, bu 40 kişiden ikisi köle!( More, “Ütopya ”sına, hırsızlığa ölüm cezası verilmesini eleştiren bir kanıtla başlar.) Her çiftlik yaşlı ve bilge olan bir kadın ve bir erkek tarafından yönetilir.

Thomas More’un “Ütopya”sı, Güney yarım küresinde bir adadır

Toplumda rahipler, hizmetçiler, dilenciler çoğunlukla üretim yapmaz. Zenginlerin varlığı lüks hayat için gereksiz emek harcatır. Ütopya cumhuriyetinde bunların önüne geçilir. Sabah üç öğlen tatilinden sonra da üç saat olmak üzere toplam altı saat çalışılır. Eğer artık değer ortaya çıkarsa, günlük çalışma saati kısıtlanır. Aile ataerkildir. Evlenen oğul babasıyla oturur. Eve sığmazsa yeni bir eve aktarılır. Kentler büyürse yeni bir kent kurulur. Yemek kamuya ait salonlarda yenir. Demirin olmadığı adada bunu sağlamak için dış ticaret yapılır.  Mutluluğu zevkte bulan bir ahlak ve çilecilikten uzak bir dinsel tutum söz konusudur. Kadınlar da rahip olabilir, rahipler onurlandırılır ama toplumda güç sahibi de değillerdir.

Thomas More kötülüklerden, eşitlikçi görüşlerle arınılacağı öğretisine inanır. Monarşi ve oligarşinin yarattığı bireysel veya sınıfsal imtiyazlara karşı çıkan bir metin yazmıştır. Ancak, ilk bakışta eşitlikçi görünen bu ütopyada, bireyi yok sayan ve tek tipleştirici bir toplum mühendisliği görülür. Toplumda farklılığa yer yoktur ama yönetimle ilgili kişiler bilgililer arasından seçilir. Yani hayalî de olsa, bilginin topluma yayılacağı düşüncesi öne sürülmez. Yine de 1518 yılında yazılmış bu metni, ait olduğu dönemdeki düşünceler, yasalar ve inançlar eşliğinde değerlendirmek gerekir. Buradaki tek tipleştirme, dönemin soylularının debdebesi ve toplumun büyük yoksulluğuna bir tepkidir. More, hem İngiltere’deki iktidarı eleştirir, hem de olması gerekenleri işaret eder. Siyasi ve ekonomik hayatı yeniden kurgular. Aslında, More’un ütopyası bir ideal toplum arayışından çok İngiliz toplumu için bir taşlamadır.

1986 yılında İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Prof. Dr. İlter Turan Siyaset Bilimine Giriş dersimizde hiç unutmadığım bir içerik paylaşmıştı. Yeri gelmişken onu da buraya bırakıyorum:

“Tüm sistemler teoride mükemmel görünür. Ancak, hayata geçirildiğinde insan faktörü bu mükemmelliğe engeldir. Her sistem insan hatalarıyla bozulur ve kendinden sonrakini yaratır. İçinde bulunduğu koşullar ve zaman farklı olsa bile, monarşi oligarşiye, oligarşi demokrasiye, demokrasi teokrasiye, teokrasi diktatörlüğe dönüşür. Bu siyasal döngü hep bu şekilde devam eder.”

Tüm sistemler teoride mükemmel görünür. Ancak, hayata geçirildiğinde insan faktörü bu mükemmelliğe engeldir. Her sistem insan hatalarıyla bozulur ve kendinden sonrakini yaratır. İçinde bulunduğu koşullar ve zaman farklı olsa bile, monarşi oligarşiye, oligarşi demokrasiye, demokrasi teokrasiye, teokrasi diktatörlüğe dönüşür. Bu siyasal döngü hep bu şekilde devam eder.”

Thomas More’un, ideal toplum yapısına ait düşüncelerini yansıttığı eseri “Ütopya ”nın, siyaset ve toplum felsefesi üzerinde önemli bir etkisi vardır. Rönesans’ın Sokrates’i olarak kabul edilen büyük düşünür, sosyalist toplumun ilk kurgulayıcısı olarak tarihe geçer. Ancak, yaşam öyküsü de fikirleri kadar etkileyici ve sıra dışıdır. 

Kitabımız “Ütopya” içeriğinde, Thomas More’un hayatını ve ölümünü de inceler. Bu nedenle onun hayatına yakından bakarken ilk cümledeki tarihi kişiliklerin hayatının ve ölümünün şekillenmesindeki önemini fark ederiz. Öyle ki, “Kellesi uçmakla insanın başına felaket gelmez” diyen More’un, idam kararını veren Kral VIII. Henry ve öldürülmesini tetikleyen kişi kralın âşık olduğu kadın olan Anne Boleyn’dir. More ölür, kral evlenir ve Anne Boleyn İngiltere tarihinin en sevilen kraliçesi I. Elizabeth’i doğurur. Tarihe Tudor Hanedanının üyeleri olarak geçen bu karakterler, İngiltere’yi Orta Çağ’dan çıkarıp gelecek yüzyıllarda dünyanın büyük bir kısmına egemen olan güçlü bir Rönesans devletine dönüşmesine önemli katkı sağlamışlardır. Trajik olan ise, Anne Boleyn’in de More ile aynı sonu paylaşmasıdır. Kısa ve fırtınalı bir saltanat için tahta çıkacak, bu saltanat da celladın kılıcıyla trajik bir biçimde son bulacaktır. Evrenin tuhaf espri anlayışına bir örnek daha… Bu da fazlasıyla ciddi olan yazımızın magazin boyutu olsun😊

More,7 Şubat 1478’de, Londra’da doğar. Babası dönemin önemli bir yargıcı olan Sir John More’dur. Ailesi sonradan aristokratlık kazanan, burjuva kökenli bir ailedir. Katolik eğitiminden etkilenip rahip olmak ister. Ancak, dostu Erasmus ’un da etkisiyle hukuku seçer. More günümüzde, Rönesans’la birlikte ortaya çıkan hümanizm akımının yaratıcılarından ve en büyük temsilcilerinden biri olarak bilinen Rotterdamlı Erasmus ile 1499 yılında tanışır ve aralarında sıkı bir dostluk başlar. Erasmus ‘un anlattığına göre, More ailesini kolayca yönetir, evinde felaketler kavgalar yoktur. Bir anlaşmazlık çıkarsa dakikasında uzlaştırır. Ne o kimseye düşman olur, ne de kimse O’na. Tüm ev halkı mutludur. Çocuklarının üstüne fazla düşerek keyfini kaçırmaz; ama hiçbir görevini de aksattığı görülmemiştir.

Günümüzde üniversite öğrencilerinin dilindeki en meşhur kelime dizini olan Erasmus Programı, 1980’lerin sonlarından beri var olan ve Avrupa Birliği tarafından yürütülen bir öğrenci değişim programıdır. İşte bu program ismini,  Thomas More’un yakın dostu olan, Hollandalı hümanist, klasik edebiyat araştırmacısı ve ilahiyatçı Desiderius Erasmus ‘tan almıştır. Thomas More, 1516 yılında, dostu Erasmus’a Ütopya’yı yazarken yüreğinin kabardığını söylemiştir.

Thomas More 25 yaşındayken Parlamento’ya girer. Siyasal yaşamında hiçbir ödün vermeye yanaşmayacağı daha o sıralarda bellidir. Hukuk eğitimi aldıktan sonra VIII. Henry’nin tahta geçmesiyle yargıçlığa yükselir. Devlet işlerinde gönlü yoktur. Buna rağmen hızla yükselir. Parlak kariyerinde Lordlar Kamarası Başkanlığı ve Adalet Bakanlığı da yaparak Kralın Özel Danışmanı olur. Hem avukatlık yapan hem de Parlamentoda yasama faaliyetlerine katılan More, pozisyonuna rağmen kralların mutlak iktidarına şiddetle karşı çıkar ve bu düşüncesini çevresiyle paylaşır. Görüşleri ve eserleriyle Kral’a ters düşen Thomas More, 6 Temmuz 1535’te idama mahkûm edilir, “kellesi uçurulur” ve Londra Köprüsü’den halka teşhir edilir. İdam edileceği kendine bildirildiğinde her zamanki güler yüzüyle şunları söyler: “Krala gönlüm borçlu kaldı. Bu berbat dünyanın acılarından beni böyle çabuk kurtarma yüceliği gösterdiği için.” Ardından More bir baloya gider gibi giyinir, celladına bir altın lira hediye verir. Cellat, geleneklere uyarak diz çöküp onu bağışlamasını dileyince onu ayağa kaldırıp öper. Başını kütüğün üstüne koyar, sakalını yana çeker. Son şakasını da burada yapar ve “Ne de olsa sakalım vatana ihanet etmedi. O da ölüm cezasına çarptırılmasın.” Cümlesi bu hayattaki son sözleri olur.

Aslında hayattaki tek istediği sakin ve huzurlu evinde ailesiyle zaman geçirmek olan Thomas More, fikirleri ve hayalleriyle kendinden sonra gelen beş yüz küsur yıl boyunca insanları etkileyen, ilham veren ve yönlendiren bir düşünür olmuştur.

Yıllar boyunca birçok yapım ve eser bu fikirden beslenmiş ve kendi ütopyalarını yaratmaya çalışmıştır. Bunları da sırasıyla paylaşacağım.

Buraya bırakacağım birkaç alıntı sizi tatmin etmesin. Mutlaka okuyun. Ancak, düşünmeye vakit ayırabildiğiniz bir zamanda okuyun. Maslow’un hiyerarşik basamaklarının en az ikisini atlatmış olun 😉

ALINTILAR:

 “More’un hapiste yazdığı son kitabı, hem konusu açısından, hem de VIII. Henry’nin zorbalığı karşısında benimsediği tutum açısından bizi ilgilendirir: Dialogue Of Comfort … Türkler Avrupa’yı ele geçirirlerse dini bütün ve dürüst Hristiyanların nasıl davranmaları gerektiği konusunda yaşlı bir Macar soyluyla genç yeğeni arasında geçen bir konuşmadır. Ne var ki Türkler bir simgeden başka bir şey değildir bu kitapta. More’un asıl sorunu Hristiyanların Türklere nasıl karşı koyacakları değil, Katoliklerin VIII. Henry’nin baskısına nasıl karşı koyacaklarıdır. Vardığı sonuç ise kesindir: İnsan, ölümü bile göze alarak, her çeşit zorbalığa karşı vicdanının özgürlüğünü korumak zorundadır. Ve belki More, Katolikliğinden çok bu inancından ötürü idam sehpasında can vermiştir. “ Mina Urgan

“Aşırı doğruluk aşırı haksızlık getirir. Kanunları yazanın aklı o kadar hatasız, o kadar kesin midir ki buyruğunu dinlemeyen kılıcı hak etsin?”

“Bir dava ne kadar haksız olursa olsun, onu haklı gösterecek bir yargıç bulunur: Ya her iddianın tam tersini savunma alışkanlığıyla, ya yenilik, aykırılık hevesiyle ya da krala yaranmak isteğiyle.”

”Soytarıyla soytarının dilinde konuşun.”

 “Her dürüst yurttaşın, her şeyden önce kendi vicdanına, kendi ruhuna saygı göstermesi gerekir.”

”Öyle bir şeydir ki bu kibir, insanı kendi elindekiyle değil başkasının sefaletini görerek mutlu olmaya iter.”

 “Milyonlarca çocuğu bozucu, köreltici bir eğitimin pençesine bırakıyorsunuz…”

“Kavgalar, kan dökmeler en çok dilenciler arasında olmuyor mu? Bir devrimi en candan isteyen kimdir? Bugün en yoksul durumda olan değil mi? Devleti yıkmakta en fazla atılganlık gösterecek olan kimdir? Yitirecek bir şeyi olmayıp da sadece kazanç sağlayacak olan değil mi?”

“Bir gün dönerse sakın affetme, yaşarken ölmeyi o da öğrensin!”

“Politika ahlakının ilkeleri şunlardır ve devleti yönetenler bunlarda anlaşmışlardır:

” Bir orduyu besleyen kralın ne kadar parası olsa azdır. ”

” Kral, istese bile, haksızlık edemez. ”

” Kral uyruklarının ve mallarının ortaksız sahibidir: Uyruklar herhangi bir şeyden, kralın keyfi istediği ölçüde yararlanabilir ”

” Halkın yoksulluğu kralın varlığını korur. ”

” Zenginlik ve özgürlük devlete başkaldırmaya, hor bakmaya götürür. Özgür ve zengin adam haksızlığa, zorbalığa kolay katlanamaz. ”

” Yoksulluk ve açlık yürekleri çökertir, ruhları körletir, insanları acı çekmeye, köle olarak yaşamaya alıştırır: Öylesine ezer ki onları, boyunduruklarını sarsmaya güçleri kalmaz. ”

“her insan istediği dini tutabilir, başkalarını kendi dinine çekmek için elinden geleni yapabilir, yeter ki, bunu tatlılıkla, alçakgönüllülükle, efendice yapsın ve inandıramadığı insanlara karşı zor kullanmasın, onları suçlamasın, ikilik yaratan tatsız sözlerden kaçınsın.”

“Çok az sayıda yasaları var, çünkü öyle iyi kurumsallaşmışlar ki, bu az sayıdaki yasa onlara yetiyor da artıyor. Bu yüzden, cilt cilt hukuk kitabına ve bu kitaplar üzerine yazılmış sayısız yoruma sahip oldukları halde, bunların hala kendilerine yetmediğini söyleyen öteki halkları çok ayıplıyorlar. Çünkü, baştan sona okunmayacak kadar çok, herhangi birinin anlayamayacağı kadar da karmaşık olan bu yasalara insanlardan uymalarını beklemenin tam bir adaletsizlik örneği olduğunu düşünüyorlar.”

“Kralların sarayında felsefeye yer yoktur.”

“Kendim zengin olmaktansa, zenginlere baş olmak isterim. Bir halkın acıları, iniltileri ortasında keyif sürmek krallık değil, zindan bekçiliği etmektir.”

“Susamam, susmamalıyım.”

İşte Ütopya ’nın bu alıntısından sonra yazımızı, 21. yüzyılın genç filiozoflarının hazırladığı parçayla bitirelim:

“Susamam, susmamalıyım.” Thomas More

KİTAP KÜNYESİ

Kitap Adı: UTOPIA

Yazarı: Thomas More

Çeviren: Sabahattin Eyüboğlu, Mina Urgan, Vedat Günyol

Tür: Felsefe,Kurgu, Hiciv, Tarih, Siyaset,

Sayfa: 250

İlk Yayın Tarihi: 1516

İlk Baskı: 1964

Yayınevi: İş Bankası Kültür /2009