SATRANÇ- Aslında Satranç Bir Bilimdi, Bir Sanattı

“Karşıtlıklardan oluşma bütün çiftlerin bir defaya özgü birleşmesiydi, sonsuz eski ama buna rağmen sonrasız yeniydi, kuruluşu bağlamında mekanikti, ama yalnızca imgelem gücü aracılığıyla etkinlik kazanabiliyordu, geometrik açıdan kaskatı bir uzamla sınırlıydı ve bu arada kombinasyonları bağlamında sınırsızdı, kendini sürekli geliştiriyordu, ama durağandı, hiçbir yere götürmeyen bir düşünce eylemiydi, hiçbir şey hesaplamayan bir matematikti, eserleri bulunmayan bir sanattı, özden yoksun bir mimariydi, fakat öte yandan, kanıtlanmış olduğu üzere, varlığı ve oluşu açısından bütün kitaplardan ve eserlerden daha kalıcıydı, bütün halklara ve zamanlara ait bulunan, can sıkıntısını öldürmek, duyuları bilemek, ruhu gergin tutmak için dünyaya hangi tanrının getirdiği kimsece bilinmeyen tek oyundu.”

Satranç / Stefan Zweig

Stefan Zweig ile ilk tanışmam, ilk sayfasına 14. Temmuz.1990 Cts tarihini not düştüğüm, 539 sayfalık “Dünün Dünyası” adlı otobiyografik anlatı kitabıyla olmuştur. Yazar, bu eserinde sadece kendi yaşamına değil, tanıklık ettiği tarihe de yolculuk yapmıştır. Ve der ki: Anlatacaklarım sadece benim yazgım değil, bütün bir neslin yazgısı”

Zweig’in bütün hikâyelerinde bu cümlesinin izlerini görürsünüz. Kurguları tarihin içinden fışkırır. Tasvirlerinin başarısı bizleri kurguyla gerçek arasına sıkıştırır.

 “Satranç” kitabı olağanüstü betimlemelerle dolu bir kurgudur. En baskın özelliği, Zweig ‘ın psikolojik analiz yeteneğidir. Oldukça kozmopolit bir çevrede yetişen ve 2. Dünya savaşının bitişini göremeden ölüme yürüyen bu zeki adam, içinde bulunduğu yüzyılda Freud, Jung ve Adler gibi bilim insanlarının da etkisiyle, sanattaki temel konuyu, yaşamın içindeki “insan” kavramını oldukça gerçekçi bir şekilde tanımlamıştır. Edebiyat dünyasında bizim için Peyami Safa neyse batı dünyası için de Zweig de odur. Geniş psikoloji birikimini edebiyatında kullanmış ender yazarlardandır.

Kitapta, New York’tan Buenos Aires’e yolculuk yapan bir deniz vapurunda bir grup yolcu etrafında gelişen olayları anlatan bir kahramanımız var. Hikâyemiz, bu “anlatıcı ”nın gemideki Mirko Czentovic isimli sıradışı satranç şampiyonunu tanıtmasıyla başlar. Yolcular arasında bulunan bir milyoner ücret karşılığı bir parti satranç oynamayı önerir. Czentovic, tüm oyunculara karşı tek başına oynarken, oyununu tesadüfen izleyen Avusturyalı Dr.B kendini tutamayıp oyununa karışır. Hikâye bu noktadan sonra ilginçleşir. Dr. B Gemide satranç şampiyonuna karşı ilk müsabakayı kazanır. Savaş sırasında, Gestapo tarafından, bir otel odasında aylarca hücre hapsine kapatılan Dr.B, bir sorgulama öncesi askerlerden birinin montunun cebindeki satranç kitabını çalmıştır. Satranç Dr. B’nin hayatını kurtarmıştır. Kitaptaki şampiyonların kaydedilmiş oyunlarını kendi kafasında oynamayı öğrenir. Ancak bu tutkusu yüzünden sinir krizi geçirene dek kendi kendine karşı oynamaya başlamıştır. Dr. B içinde bulunduğu koşullar nedeniyle, zihninin sonsuz evrenindeki satranç olasılıkları arasında kaybolmuştur.

Başarılı kurgu, etkileyici tasvirler, sıradışı bir öykü ve gayet yalın, sade bir son… Yazarın ölmeden önceki son eserlerinden olan “Satranç” hem oyunun hem de psikolojinin meraklıları tarafından bir solukta okunacak 83 sayfalık bir kitap. 

Yorumlarınızı bekliyoruz.

ALINTILAR:

“Başlangıcı ve sonu neredeydi bu oyunun?”

“ İlk kurallarını her çocuk öğrenebilirdi, her beceriksiz onunla şansını deneyebilirdi, ama öte yandan aynı oyun, o değiştirilebilmesi olanaksız sınırlılıktaki kare içerisinde ustalardan oluşma özel bir tür üretebiliyordu”

“Bize hiç bir şey yapılmadı, yalnızca tam bir hiçliğin içine koyulduk, çünkü bilindiği gibi dünyada hiçbir şey insan ruhunu hiçlik kadar baskı altına alamaz.”

”Dizleri titremeye başladı: BİR KİTAP! Dört aydır elime kitap almamıştım ve içinde insanın ard arda sıralanmış sözcükler, satırlar, sayfalar ve yapraklar görebileceği, başka, yeni, şaşırtıcı düşünceleri okuyabileceği, tanıyabileceği, beynini alabileceği bir kitabın hayali bile insanı hem coşturuyor hem de uyuşturuyordu.”

“Muhtemelen kitabı hemen elime alıp okuduğumu düşüneceksiniz. Kesinlikle hayır! Önce bir kitabım olmasının sevincini yaşamak istiyordum.”

“Satrancın çekiciliği tek bir şeyden kaynaklanır; stratejinin farklı beyinlerde farklı biçimlerde gelişmesinden.”

“Savaşacağım tek şey içimdeki diğer bendi…”

“Dar karenin içinde özel ustalar yaratır satranç.”

“Bütün bir hayat boyunca sadece altmış dört siyah ve beyaz karenin etrafında dolanıp duran bir beyin çabasını anlaşılmaz buluyordum”

“İnsan kendisini ne kadar sınırlarsa o kadar yakınlaşır sonsuzluğa; bilhassa da dünyaya sırt çevirmiş gibi görünen insanlar, kendilerine has maddelerle termitler misali tuhaf ve kesinlikle eşsiz bir dünya maketi inşa ederler.”

“Satrançta insanın kendi kendisine oynamak istemesi, kendi gölgesinin üzerinden atlamak istemesi gibi anlamsız bir zıtlık durumudur.”

“Satrancın temelde yatan çekiciliği, stratejisinin iki farklı zihinde gelişmesidir, bu savaşta Siyah, Beyazın o anki planını bilmez ve sürekli onları tahmin etmeye ve boşa çıkarmaya çalışırken Beyaz buna karşılık Siyahın gizli niyetlerini anlamaya ve onları bozguna uğratmaya çalışır.”

“Kendi deneyimlerimden “kralların oyunu”nun esrarlı çekiciliği konusunda bilgi sahibiydim; satranç insanoğlunun icat ettiği öteki bütün oyunlar arasında kendini bağımsızca rastlantının her türlü tiranlığının dışında tutan ve zafer taçlarını yalnızca zekâya ya da daha çok yeteneğin belirli bir türüne veren tek oyundu.”

Satrancın çekiciliği tek bir şeyden kaynaklanır; stratejinin farklı beyinlerde farklı biçimlerde gelişmesinden.

KİTAP KÜNYESİ:

Adı: SATRANÇ

Orijinal adı: Schachnovelle

Yazarı: Stefan Zweig

Sayfa Sayısı: 83

İlk Yayın Tarihi: 1942

Yayınevi: İş Bankası

Basım Yılı: 2019

Şimdi günün anlam ve önemine ithafen…

80’li yıllar ülkemiz için sokaklarda “olağanüstü” koşulların olduğu yıllardı. Bu nedenle sokakta oyun saatlerimiz kısıtlıydı. Özellikle okul ve ders çalışma sonrası zamanlarda oyalanmak için zorlanırdık. Hayatımızdaki teknolojinin televizyondaki siyah beyaz programlarla sınırlı olduğu o dönem, evlerimizin odalarında ya kitap okuyarak ya da hareketsiz oyunlar oynayarak vakit geçirirdik. Çocukların tercihleri ve yetenekleri de oyun türlerinde önemli rol oynardı. Günümüz gençlerinin ve çocuklarının bildiklerinin dışında bir oyun ve eğlence anlayışımız vardı.

Bizim evde de durum farklı değildi.  Oyun arkadaşım da en yakınımdaki kişi olan “Kardeşim ”di. Onun olgunluğu ve zekası, benimse çocuksu ruhum aramızdaki dört yıllık yaş farkını sıfırlıyordu. Satranç ikimiz için de özel bir oyundu. Önce ben bir kitaptan öğrenerek oynamaya başlamıştım. Kitaptan öğrendiğim tüm kuralları ona öğretmiştim. Beraber oynayarak oyunu geliştirdik. Elimizde zamanın bol,  zihnimizi oyalayabildiğimiz şeylerin sınırlı olduğu o yıllarda aramızdaki tatlı rekabet en büyük eğlencemiz olmuştu. Beni ilk yendiği zamanki sevincini hiç unutamam. Rekabet duygusu yüksek, zeki insanlar için bunun ne anlama geldiğini çok iyi bilen biriyim. Üniversitede okuduğum ve ondan ayrı geçirdiğim yıllarda kardeşimin bir de şampiyonluğu olmuştu.

Benim için kardeşten öte anlamları olan bu özel adam, yıllar önce bu gün dünyama girmiş ve hayatım boyunca “macera ”nın gerçek anlamı hep onunla var olmuştur:

“Biricik can kardeşim, doğru bildiğinden şaşmayanım, hiçbir zorluk karşısında yılmadan devam eden güçlü kardeşim… Ne çok şey borçluyum ona. Abla olmayı, kardeşliği, evlatlığı, analığı, babalığı ve daha nice duyguları… Sol yanımda direksiyona yerleşirken, hep yanımda olan, hep yan yana olduğum bir tanecik karındaşım. Hüzünle gülen gözleriyle beni teselli etti. “Her şey çok güzel olacak ablacığım” dedi. Elimi öptü… Her şeye rağmen iyimser inancı ve insanlığıyla, soğuyan içimi ısıttı… Ve arabayı çalıştırdı…”

Gerçek Mucizelerin Masalı Godael

İyi ki doğdun KARINDAŞIM…