KARA KİTAP – Bir Yazarın Kök Hücresi

“Bir zamanlar, içinde bulunduğumuz şehirde hayatın en önemli sorununun insanın kendisi olabilmesi ya da olamaması olduğunu keşfetmiş bir şehzade yaşamıştı. Kendi keşfi bütün hayatıydı, bütün hayatı da kendi keşfi.”

Kara Kitap – Orhan Pamuk

Saçımızdan tırnağımıza kadar bedenimizi oluşturan tüm uzuvlarımızın ana hücresidir “kök hücre”. Üretebilir ve kendini yenileyebilir.  ” Kara Kitap “ da Orhan Pamuk’un, varoluşunun kök hücreleri olan özel kelimelerin harfleriyle, zaman zaman akrostişli bulmacalarla ördüğü, tüm duygu ve düşüncelerinin elle tutulur hali, bilincinin ve bilinçaltının parmak izidir.

Kitap, bir avukat olan Galip’in, kendisini terk eden genç karısı Rüya ile aynı anda ortadan kaybolan onun üvey kardeşi, Milliyet Gazetesi köşe yazarı Celal Salik’i arayış sürecini anlatır. Bu kaybolma ve arama hikâyesinin her adımında, Galip’in zihninde yıllardır duran tüm düşünsel kayıtlar “Kaynayan süt”  gibi kabına sığmaz ve çağlayarak taşar. Bu düşünce çağlayanında, insanın ve toplumun genetik yapısını incelerken, hurufilik, ebced ve kabala şifrelerinin arasında dolaşır. Ülkemizdeki gerçek faili meçhul cinayetleri de araya serper. Aile, birey,  toplum, millet, devlet, siyaset, adalet, sanat, din, aşk, intikam, aldatılma, aldatma kavramlarını başarılı gözlemlerle irdeler, eleştirir. Galip’in karısını ve kuzenini arayışı, tüm bunların arasında zaman zaman tarihi boyutlarda gezindiği bir labirente dönüşür.

Yazar, birçok sıradışı tarih, gün ve hatta saatle bize zamanın akışını verir. Bu macera toplamda ”Yedi gün on bir saat” üzerine, bir cinayet soruşturması, yaz sonunda gerçekleşen bir ihtilal ve bir yıl sonrasına kadar geçen zaman çizelgesinde geçer. Bunları incelediğinizde her birinin yazarın hayatıyla ilgili bir kod olduğunu bulabilirsiniz. Galip, “Rüya” ve “Celal”in peşindeyken, aynı anda kendini kaybedip aradığı, yüzleştiği, yargıladığı, suçlu bulduğu, affettiği, sevdiği, yeniden var ettiği  ve yaşamındaki tüm detayları, ipuçlarını bir dedektif titizliğiyle incelediği bir düzlem yaratır.

Orhan Pamuk, zaman zaman okuyucunun da zihnini zorlayarak oyuna davet ettiği, sahneye çıkarıp eğlenceye dâhil ettiği büyük bir karnaval, çok sesli bir müzikal düzenlemiştir. Sizinle ve hayatının başrol oyuncularıyla birlikte canlı cansız tüm figüranlar, tüm dekorlar, tüm replikler iç içedir. Bu o kadar kalabalık bir sahnedir ki siz ancak algılarınız kadar görebilirsiniz. Öyle kelimeler öyle cümleler vardır ki, tıpkı geometrik şaşırtmacalı bulmaca resimlerinin bakış açınıza göre değişmesi gibi, her okuduğunuzda bildiklerinize ve hissettiklerinize göre, sahnenin ışıkları değişir, farklı bir bölgesi aydınlanır ve bütün kitap yeni bir anlama bürünür. Kitap bittiğinde ise tüm dekor capcanlı kalabalık ekibi ile selam verir ve size de bu çok boyutlu şaheseri alkışlamak düşer.

Okuyucunun ilk bakışta kolaylıkla göremeyeceği gizemlerle doludur kitap. Yaşamı boyunca bilincinin ve bilinçaltının kayıt yaptığı her detayı bu kitaba gizleyen Orhan Pamuk’un kitaptaki en gizemli objesi kuşkusuz “Yeşil Tükenmez Kalem”  ve “Teşvikiye Cad 130” dur. Yazar, bunlar dışında oldukça farklı alanlarda size soldan sağa/ yukarıdan aşağıya birçok bulmaca bırakır. Onun “dikkatli okuyucularım” diyerek hitap ettiği okuyucularındansanız ve bulmaca merakınız varsa bu kitabı okumak size ayrı bir keyif verecektir.

Pamuk, kalemiyle güçlü bir kılıç yaratmıştır. Keskinliği su götürmez bir gerçek olan bu özelliğinin, kendi hayatında da derin izler bıraktığının bir kanıtıdır “Kara Kitap”…

Orhan Pamuk 12 Ekim 2006 tarihinde Nobel Edebiyat Ödülünü kazanarak Nobel Ödülü kazanan ilk Türk olarak tarihe geçmiştir. Akademi 12 Ekim 2006 günü saat 14:00 civarında aşağıdaki bülteni yayınlar:

“2006 Nobel Edebiyat Ödülü ‘Kentinin melankolik ruhunun izlerini sürerken kültürlerin birbiriyle çatışması ve örülmesi için yeni simgeler bulan’ Orhan Pamuk’a verilmiştir.”

Orhan Pamuk ABD’de yayımlanan Time dergisinin 8 Mayıs 2006 tarihli sayısının “Time 100: Dünyamızı Biçimlendiren Kişiler” başlıklı kapak yazısında tanıtılan 100 kişiden biri olmuştur.

Bütün bu başarılara rağmen, ülkemizde ya anlaşılamamış ya da yanlış anlaşılmıştır. Doğada değiştiremediğimiz kanunlardan biri; İnsanlar doğruları ve yanlışlarıyla bir bütündür. Dolayısıyla yazarlar da… Kendisini eleştirdiğimiz tarafları olsa da, “yiğidi öldürsen de hakkını veririsin”. Orhan Pamuk’un her okuyanın fark edemeyeceği edebiyat yeteneğini, ülkemiz siyasetinin ve sanatının “kural koyucuları” fazlasıyla yargılamış ve eleştirmiştir.

Buraya 2006 yılında Nobel ödülü aldığında yaptığı konuşmayı bırakıyorum, “dikkatli okuyucular”, onu anlayacaktır:

“Edebiyat mutlulukla ilişkili; ya da mutsuzlukla…”

Neden yazıyorsun? Bu, yazarlık kariyerim boyunca bana sık sık sorulmuş bir sorudur. Çoğunlukla kastettikleri şudur: Ne anlamı var, neden zamanınızı bu garip ve imkânsız eyleme ayırıyorsunuz? Neden yazıyorsunuz? Bir mazeret göstermeli, yazdığınız için af dilemelisiniz. Bu soruyu duyduğum her seferinde, böyle hissettim; her seferinde de farklı bir yanıt verdim… Bazen, “Neden yazdığımı bilmiyorum ama kesinlikle bana kendimi daha iyi hissettiriyor. Umarım beni okuduğunuzda siz de aynısını hissediyorsunuzdur” dedim. Bazen, “Öfkeliyim ve işte, bu yüzden yazıyorum” dedim. Hâlbuki çoğunlukla amacım bir odada yalnız kalmaktı, bu yüzden yazdım.

Çocukken ressam olmak istiyordum. Her gün resim yapardım. Ne zaman yazsam, o çocuksu neşeyi ve mutluluğu yeniden yakalıyorum. Yazarken, o çocuksu mutluluğun peşinden koşuyorum ve bu sebeple edebiyat ve yazmak, benim için ayrılmaz bir şekilde mutlulukla ilişkili; ya da ondan mahrum kalmakla, mutsuzlukla… Çocukluğumda, mutluydum, vaktimin çoğunu resim yapmaya ayırırdım ve yetişkinlerin tamamı, bana sık sık gülümserdi. Herkes nazik, kibar ve şefkatliydi. Tüm bunları İstanbul adlı otobiyografimde yazdım.

O kitap basıldıktan sonra bazı insanlar bana şunu sordular: Otobiyografi yazmak için biraz genç sayılmaz mısınız? Sessizliğimi korudum.

Edebiyat mutluluk hakkındadır. Demek istediğim, çocuksu yönünü hayat boyu korumak, içindeki çocuğu canlı tutmakla ilişkilidir…

Şimdi, o günlerin üzerinden birkaç yıl geçmişken, bu büyük ödüle layık görülüyorum. Bu defa aynı insanlar başka bir soru sormaya başlayacaklar: Nobel Ödülü almak için biraz genç sayılmaz mısınız?

Aslında bu ödülün haberi bana geldiğinden beri en çok duyduğum soru şuydu: Nobel Ödülü almak nasıl bir duygu? Onlara “Oh, harika bir his!” diyorum.

Yetişkinlerin tamamı, bana sık sık gülümsüyor. Bir anda herkes yeniden nazik, kibar ve şefkatli oldu. Aslına bakarsanız, kendimi bir prens gibi hissediyorum. Kendimi bir çocuk gibi hissediyorum.

Derken, bir anda, bazen neden o kadar öfkelendiğimi fark ettim. Bu ödül, bana çocukluğumdaki şefkatli gülümsemeleri, yabancı insanların kibarlığını geri verdi; halbuki bunlar bana bazılarına çok genç gelen bu yaşta (54) değil, çok çok daha önce verilmeliydi; çocukluğumdan bile önce, hatta doğduktan iki hafta sonra…. Böylece çocuk olmanın prenslere mahsus o hazzını tüm yaşamım boyunca keyifle taşıyabilirdim. Haydi bir düşünün…

Bu yüzden yazıyorum ve yazmaya bu yüzden devam edeceğim.”

Orhan Pamuk “Neden yazıyorsunuz?” sorularına yine de maruz kalmıştır. “Şehzadenin Hikâyesi” bölümündeki gibi “Kâtip”le baş başa kalarak sessiz ve sevdiği yalnızlığında yazmaya devam etmiştir..

Tamam, anladım her şeyi hızlı geçiyoruz ve çabucak sonuca gelelim istiyoruz ama bazı şeyler var ki kısaltılamaz, küçültülemez. Öyle etrafından dolanayım biraz tasvir yapayım diye uzamaz ya da büyümez. Gerçekten, yalın halde büyüktür çoktur. “Kara Kitap” da, içeriği ve kurgusu ile okuduğum yüzlerce kitap arasında yazarlarının “Magnum opus” dediğim sınıfının içine dahil olmuştur. Üç okuma yaptığım kitapla ilgili fikirlerimi ve düşüncelerimi ancak bu kadar kısaltabiliyorum. Üzgünüm 🙂

“Sabırlı okuyucularım” buraya kadar gelebilecektir eminim. Ancak, Ece ve kısa yazı meraklısı herkes hızla geçecektir. Olsun, zamanı geldiğinde uzun okumanın tadına onlar da ulaşacaklardır.

Neredeyse her sayfasında altını çizip not aldığım kitabın, yazının uzunluğu nedeniyle alıntılarını kısa tutuyorum. Seçtiğiniz alıntıları yorumlara siz eklersiniz.

Edebiyatımızın bu değerli şaheserinin harflerinin oluşturduğu kelime ve cümle labirentlerinde kaybolmadan sonuna kadar gidebileceğiniz sabırlı okumalar diliyorum.

Sevgiler

ALINTILAR:

 “Hiçbir şey hayat kadar şaşırtıcı olamaz. Yazı hariç”

“Hafızanın bahçesi çoraklaşmaya başlayınca,” demişti o son akşamlardan birinde Celal, ”insan elde kalan son ağaçların ve güllerin üzerine şefkatle titrer. Kuruyup gitmesinler diye, sabahtan akşama kadar onları sulayıp okşuyorum: hatırlıyorum, hatırlıyorum ki unutmayayım!”

“Masanın üzerinde duran yeşil tükenmezle yazılmış mektup hatırladığından da kısaymış: On dokuz kelime.”

“ Ama aslında, insanın artık hiçbir zaman hikâyenin aslı hangisidir, hayatın aslı hangisidir anlayamayacağını anlattım.”

“Kaçırdığı hayat parçacığı neredeydi?”

“ Çünkü yaşadığımız hayatın bir başkasının düşü olduğunu kanıtlamanın hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini biliyordum artık”

“Hayat dertlerle doluydu, acılarla, biri bitince öbürü gelen öbürüne alışırken bir yenisi bastıran ve yüzlerimizi birbirine benzeten derin acılarla. Birdenbire de gelseler, bu acıların çoktan beri yolda olduğunu biliyorduk biz, onlara kendimizi hazırlamıştık, ama gene de dert, bir kabus gibi üzerimize çökünce bir tür yalnızlığa kapılıyorduk”

“Yeni yeni alışmaya başladıkları bir gezegenin yumuşak yüzeyine basar gibi dikkatle yürüyorlardı.”

“Çok şey bildiğimizi sanıyor, ama hiçbir şey bilmiyorduk.”

“Uykusuzluk gecelerinde, tıpkı benim gibi, anıları ihtiyardan öyle bir kaçıyormuş ki, bir türlü geçmeyen zamanın ve gecenin ortasında, kimliksiz, kişiliksiz, kokusuz, renksiz bir dünyada, o zamanlar yabancı dergilerden çeviri yazılarda sözü çok edilen “Ay’ın öteki yüzünde” yapayalnız olduğunu sanıyormuş adam.”

“Hafızamızın, biz yaşlandıkça fazla yük taşımak istemeyen huysuz bir yük hayvanı gibi attığı ağırlıklar en sevmediği yükler midir, en ağırları mı, yoksa en kolay düşenler mi?”

“Çok eskiden rastlaşacaktık.”

“Kaybettiği bir yüzü yeniden bulabilmek için insanın yüzün anlamı peşinden koşması yeterli midir?”

“ikinci anlamların esrarlı dünyasına nasıl girilebilir, esrarı nasıl keşfedebilirdi?”

“Rüyalarınız bir ikinci hayattır”

“Uyuyamıyor musunuz?”

“Önemli olanın yeni bir şey yaratmak değil, daha önceden, binlerce zekâ tarafından binlerce yılda yaratılmış olan harikaları bir köşesinden, bir ucundan değiştirerek yepyeni bir şey söyleyebilmek olduğunu ekler, bütün köşe yazılarını başkalarından aldığını ileri sürerdi.”

“Zaten okumak yazarın harflerle anlattığı şeyleri aklın sessiz sinemasında bir bir resimlendirmekten başka nedir ki?”

“Ses, varlık ile yokluk arasındaki ayrım çizgisiydi.”

“O eski ve uzak ve mutlu zamanlarda anlamla hareket birdi”

“Hatırladım! Siz de benim hafıza bahçemdeki bir çiçeksiniz”

“Aynaya baktım ve yüzümü okudum. Ayna sessiz bir denizdi, yüzüm de denizin yeşil mürekkebiyle yazılı soluk bir kâğıt.”

“Ne tuhaf okurlarsınız siz, ne tuhaf ülke burası”

KİTAP KÜNESİ :

Kitap Adı: KARA KİTAP

Yazar: Orhan Pamuk

Tür: Roman, tarih, gizem

Sayfa: 426

İlk yayın tarihi: 1990

Yayınevi: Can