BİR KUŞ MASALI- GODAEL

BİR KUŞ MASALI
Dışarıda kar diz boyunu geçmişti. Çocukların odasındaki
lambadan sızan sarı ışık, hafifçe buğulanmış perdesiz camlardan
yandaki koruyu aydınlatıyordu. Bu küçük ağaç ailesinden cama
yakın olan sedir ağacı, kollarındaki karların ağırlığıyla küçükleri
selamlarcasına eğilmişti.


Ege, hep yaptığı gibi gülen nefesiyle soğuyan cama üfledi.
Ondan sadece bir dakika küçük olan Ada ise her zaman yazı
tahtası olarak kullanacağı bu buğulu cama, henüz yazmayı
bilmediği için, büyük bir kalp çizdi.
Bu sırada Kuzey baba odaya girdi, “Hadi bakalım herkes
yatağa” diyerek ikizleri yataklarına yatırıp üstlerini örttü. “Uyku
vakti geldi.”
Ada “Bize bir masal anlat baba!” dedi heyecanla.
“Hımmm masal mı istiyorsunuz?” diye sordu Kuzey baba.
“Eveeeetttt!” diye çığlıklar yükseldi yataklardan.
“Tamam o zaman” dedi Kuzey baba. “Size ‘Bir Kuş Masalı’
anlatacağım.”
Buğulu camda Ada’nın çizdiği kalbin içinde gördüğü, karlı
kollarıyla eğilmiş “sedir ağacına” bakarken anlatmaya başladı:
“Bir varmış, bir yokmuş… Evvel zaman içinde, kalbur saman
içinde… Pireler berber iken, develer tellal iken, ben anamın
8 9
beşiğini tıngır mıngır sallar iken çok eski zamanlardan birinde,
uzaklardaki bir ormanda küçük bir kuş yaşarmış. Küçük kuş
dev sedir ağacının kolları arasına korunaklı bir yuva yapmaya
karar vermiş. Kanatlarının ve beden gücünün yettiğince ormanın içinde bulduğu çalıları toplamaya başlamış. Küçük kuş bu
çalışma telaşının arasında, ormanın içinde yükselen ve yanında kendi sedir ağacının bir benzerinin olduğu, üç katlı, beyaz
panjurlu bir evde, alt kattaki oyun odasında eğlenen iki kardeşi
cam kenarından izlermiş.
Kardeşlerden biri kız biri erkekmiş. Henüz çok küçük olan
bu iki insanın kahkahaları, mutlu, sıcak evlerindeki neşeli halleri küçük kuşu çok etkilermiş. Küçük kuşun topladığı çalılar
birbirine eklenirken yuvası da yavaş yavaş şekil almaya başlamış.
Ama buranın sıcak bir yuva olması için bir eşe ihtiyacı varmış.
Gel zaman git zaman, küçük kuş ormanda yuvasının dişi kuşuna rastlamış. Kalplerini beraber söyledikleri aşk dolu şarkılarla
birleştirmişler.
İki âşık küçük kuşun, iki de yumurtası olmuş. Anne kuş yumurtalarını korumak için yuvada beklerken, baba kuş topladığı
yiyeceklerle ailesini besliyormuş. Minik bebekleri yumurtadan
çıktıktan sonra, iki âşık daha içten şakımaya ve dinleyenlere
keyif veren şarkılar söylemeye başlamışlar. Ormanın renkli bir
ailesi olmuş.
Bahar ve yaz ayları boyunca küçük kuş ve ailesi yuvalarında
mutluluk içinde yaşıyorlarmış. Küçük kuşun tamamlanan yuvasında artık tek bir amacı varmış. Soğuk ve fırtınalı kış günlerinde yuvasını ve ailesini güvene almak ve çocuklarının kendi
kanatlarıyla uçmaları için, ders verecekleri baharı görmesini
sağlamak…
Gel zaman git zaman sonbahar gelmiş; yağmurlar ve
rüzgârlar başlamış. Küçük kuş yuvası için her yem bulmaya
çıktığında beyaz panjurlu evin camında mola verirmiş. Evin
içindeki miniklerin oyunları onun orman hayatının dışında
tanıklık ettiği tek farklı dünyaymış…”
BEYAZ PANJURLU EV
“Bu miniklerin kim olduğunu biliyor musunuz bakayım?”
dedi Kuzey baba…
“Eveeeeetttt!” diyerek cevap verdi ikizler, yataklarında kıkırdayarak.
“Hadi baba, ne olmuş sonra anlatsana!” dedi merakla Ege.
“Ama kötü bir şey olmayacak değil mi?” diye sordu kaygıyla Ada.
“Çocuklar bu bir masal ve sizin de tam burada uyumanız
gerekiyordu, kapatın bakayım gözlerinizi” dedi Kuzey.
Bir yandan da tamamen kendi hayal gücüyle anlattığı bu
masala nasıl devam edeceğini düşünüyordu.
O sırada üst kattan seslendi Yıldız anne:
“Hâlâ sesler geliyor, uyuyun artık!”
“Hayatım bunlar cin gibi dikildiler. Biraz yardım lazım” dedi
Kuzey baba.
Merdivenlerden gelen annelerinin ayak sesi ikizleri yataklarından kaldırdı. Kuzey onları tekrar yatağa yatırıp üstlerini
örterken Yıldız anne odaya girdi. “Neler oluyor burada, uyku
saati çoktan geçti” dedi, gülümseyip çocuklarını öperken.
“Anne babam bize bir kuş masalı anlatıyor ama içinde biz de
varız” dedi Ege heyecanla.
“Bak sen!” dedi anneleri. “Hadi devam etsin bakalım ben de
merak ettim bu masalı şimdi.”
Herkesin ilgisi üzerine Kuzey baba masala devam etti:
“Sonbaharın esintileri dev sedir ağacının dallarının arasındaki yuvaya kadar ulaştığında, sedir minik kuş ve ailesine
‘Korkmayın” demiş. “Benim kollarım sizi her zaman güvende
10 11
tutar. Çünkü ben çok güçlüyüm ve bunun için varım.” Minik
kuş ve ailesi sedir ağacının dalları arasında güvenle kışa hazırlıklarını yapmışlar.
Zaman geçmiş, soğuk ve dondurucu kış kapıya dayanmış.
Tüm orman eteklerinde karlarla kaplı bir masal diyarına dönüşmüş. Ancak küçük kuş yavruları ve ailesini beslemek için yem
bulmakta zorlanıyormuş artık. Bir gün rüzgâr giderek şiddetini
arttırmış…”
Yıldız anne arka fonda rüzgâr uğultusu ve soğuk hava seslerini çıkarmaya başladı kollarını sallayarak:
“Fiyuuuuuuuuuu, vuuuuuuuuu!”
Kuzey baba, sedir ağacının yeşilliğinde gözleriyle, karısının
zeytin siyahı gözlerine aşkla baktı ve gülümseyerek devam etti:
“Hava o kadar soğumuş ve rüzgâr o kadar şiddetlenmiş ki
sedir ağacının tüm direnişine rağmen soğuk yuvaya kadar ulaşıyormuş. Bu arada minik kuş fırtınaya ve sedir ağacının uyarılarına rağmen yem bulmak için dışarı çıkmış. Minik kanatlarını
kuvvetle çırpsa da küçük bedeni rüzgârın önünde savrulmaktan
kurtulamamış. Göz gözü görmeyen bir kar fırtınasının ortasında kalmış. Tüm çabasına rağmen fırtınanın şiddetiyle sert bir
yüzeye çarpıp düşmüş ve kendinden geçmiş.”
Yatakların ikisinden de “Hiiiiiiiiiiiii, aaaaaaaa!” diye şaşkınlık
ve korku dolu sesler yükseldi.
“Ay Kuzey içim şişti! Masal mı, korku filmi mi anlamadım
ben bunu!” dedi Yıldız anne.
“Sabırsız kuşlar siz erken mi doğdunuz? Ne bu acele?”
Üç ağızdan birden kıkır kıkır “Eveeeetttt!” cevabı çıktı.
“Ya pardon unutmuştum ben sizi, prematüreler” dedi Kuzey
baba. “Her neyse, işte masalın en heyecanlı kısmı geliyor” diyerek anlatmaya devam etti. “Minik kuş gözlerini açtığında kendini
daha önce hiç bilmediği bir yerde bulmuş. Gövdesindeki sıcaklık
ve huzur ona cennete geldiğini hissettirmiş. Ancak kanatlarını
açmaya çalıştığında hissettiği acı yeryüzünde olduğunu hatırlatmış. Hemen aklına yuvası, eşi ve çocukları gelmiş. Kaygıyla
etrafına bakınırken kahkahaların yükseldiği odadan koşarak
yanına gelen ve daha önce aylarca seyrettiği iki kardeşi görmüş.
Kız oğlana ‘Ege bak, uyanmış küçük kuş’ demiş. Oğlan da ‘Ada
anneanneme söyle ekmek kırıntısı getirsin hemen, beslememiz
lazım, acıkmıştır’ demiş. İki kardeş heyecanla anneannelerine
haber vermişler. Küçük kuşun, incinen kanadı, aylardır uzaktan
sevdiği ikiz kardeşler tarafından iyileştirilmiş.
Onlar sayesinde yuvasına ve ailesine kavuşmuş. Kış boyunca
yuvanın tüm yemeğini bu miniklerle ailesi sağlamış. Böylece
küçük kuş yavrularına uçmayı öğreteceği baharı görebilmiş.
Küçük ikiz kardeşlerle ömürleri boyunca dost kalmışlar. Masal
da burada bitmiş!”
Bu mutlu sonla minikler yataklarında huzurlu bir uykuya
daldılar.
İkizlerin ilk kez dinledikleri “Bir Kuş Masalı”nın birçok
versiyonu çocuklukları boyunca onlara eşlik edecekti.
Genç çift ikizleri öptükten sonra alt kattaki salonda haberleri
izleyen babalarına dinlenmesi gerektiğini söyleyerek iyi geceler
dilediler. “Çocuklarımızın dedesi” üç hafta önce ilk kalp ameliyatını geçirmiş, tüm aile ilk önemli sağlık krizini yeni atlatmıştı.
“Çocuklarımızın anneannesi” dualarını bitirmiş, erkenden
odasına çekilip uyumuştu.
Yıldız’ın cep telefonu titredi. Arayan Yılmaz’dı.
“Abla, babam annem nasıllar?”
“İyi tatlım merak etme. Annem uyumuş. Babam da ilaçlarını
aldı, salonunda haberleri seyrediyor.”
“İkizler ve abim nasıl, sen iyi misin?”
“Çok şükür bir tanem biz iyiyiz. Bebeğimiz, Simge’miz nasıl?
12 13
Geceleri rahat bırakıyor mu? Naz biraz toparlayabildi mi? Bir
ihtiyacınız var mı?”
“Yok ablacığım, sağ ol, çok şükür herkes iyi. Kızım hayatımızın mucizesi. Dünyada ne aşklar varmış, insan yaşadıkça
öğreniyormuş… Çok şükür bizde bir sıkıntı yok. Aile ağacımızın
kökleri sağlam olsun yeter şimdilik.”
“Merak etme, burada her şey yolunda ve iyiye gidiyor. Sadece
böyle büyük ameliyatlardan sonra kişilik değişiyor diyorlar ya,
ondan korkuyorum”
“Korkma ablacığım. Bundan daha delifişek ve inatçı olamaz.
Ben artık biraz daha durulacağını düşünüyorum” dedi Yılmaz
gülerek. “Baksana sigara içmeyi bile anında bıraktı…”
Gülüşüne eşlik ederken karşılıklı iyi geceler dileğiyle telefon
kapandı. Karı koca, korudan gelen şiddetli rüzgârın sesiyle alt
katın tüm pencerelerini kontrol ettikten sonra el ele üst kata
çıktılar. Yemek odası ve mutfağın birlikte olduğu geniş mekânda,
ada mutfaktaki bölümden ekmek çıkarıp kırıntılarını küçük bir
kutu ile camın önüne koydular.
Her ikisi de yıllarca serçeleri, kargaları, güvercinleri, kedileri,
köpekleri ve karşılaştıkları tüm canlıları bir şekilde beslemişlerdi. Zaman zaman evin içindeki karınca, örümcek gibi rastladıkları böceklere, ikizlerle birlikte “böcek evlat” adını takıp aileye
kabul töreni yaparlar, evde yaşayan tüm bitkilere aile üyesi gibi
isim verirlerdi. Tüm doğayı ve yaratılan her şeyi çok severlerdi.
Kuzey, Tayfun’u aradı. Sonat uyumuştu ve “artık iki amcanın
beraber yaşadığı bebeklik evimizde” her şey yolundaydı.
Telefonu kapattığında bir çağrı daha geldi. İzmir’den Güliz
abla arıyordu. Derya’nın öğrenci değişimi programı onaylanmıştı, önümüzdeki yıl Amerika’da okuyacaktı. Yaz sonunda
resmi işlemler ve Derya’nın yolculuğu için birkaç gün onlarda
kalacaklardı.
Kuzey sevinçle:
“Hayırlı olsun abla. Ne demek? Ev senin. Sen benim ailemden
elimde kalan tek büyüğümsün. Derya benim emanetim. Başımın
üstünde yeriniz var. Yıldız da çok sevindi, selamları var. Dört
gözle bekliyoruz. Öpüyoruz ikinizi de…”
Böylece rutin akşam kontrolleri tamamlanmıştı. Herkes iyi
ve her şey kontrol altındaydı.
Koca bir aileydi onlar… “Aile” her şey demekti… Her zaman
bir arada olamıyorlardı belki ama aileden tek bir üye tehdit altına
girdiğinde tüm işler bırakılır ve onun için elden gelen her şey
yapılırdı. 2003 yılı tüm aile için yeni bir dönüm noktası olmuştu.
Doğanın fırtınasıyla yaşam fırtınaları birbirine karışmıştı. Aileyi
korumak ve onlara sahip çıkmak için, hayatın yeni yöntemlerini
deniyorlardı.
İki sevgili, herkesin iyi olduğunu bilmenin gönül rahatlığıyla, birer fincan sıcak kahvelerini alarak beraberlikleri boyunca değişmeyen seremonilerini yapmak için salona geçtiler.
Televizyonda ikizler tarafından yedinci kez seyredilmiş “Buz
Devri”nin finali donuk kare duruyordu. Kuzey kumandayı eline
alarak Yıldız’a sordu:
“Bugün ne seyretmek istersin hayatım?”
SEDİR AĞACI
Dünyanın tarihi kadar eski olan ve yeryüzüne Sibirya ve
Himalayalardan dağılan sedir ağaçları 500-550 yıl yaşar ve boyu
40-50 metreye kadar ulaşır. Özellikle Sibirya Tayga bölgesinde
yetişen ve “Ağaçların Çarı” olarak da bilinen türüne, “Çınlayan
Sedir”1
de deniyor. Bir sedir ağacı, milyonlarca iğne yaprağı ile
gece gündüz demeden, o aydınlık tayfını yakalayıp biriktirir.
(1) Kaynak: Rusya’nın Çınlayan Sedirleri – Çınlayan Sedir 2-Vladimir Megre
14 15
Enerjiyi biriktiren sedirler, nadiren de olsa kimi zaman bu
enerjiyi geri vermez ve çınlamaya başlar.
Böyle sedirler 500 yaşına geldiklerinde çınlamaya başlar,
ölümüne yakın zamanlarda insanlara işaret verirmiş. Ağaç bu
pes tonlu çınlamaları ile insanlarla konuşur “Beni ve biriktirdiğim enerjiyi dünyanın hayrına kullanın” diye insanlara işaret
verirmiş.
Sedir ağacı bilge bir ağaçtır, “kozmik enerjiyi biriktirsin”
diye yaratılmıştır.

Gerçek Mucizelerin Masalı GODAEL – İlknur Akpınar Yücedağ

syf 8/ 15