BOOKSIAY

ÖLÜ OZANLAR DERNEĞİ – Carpe Diem Efsanesi

“Ama eğer dikkatle dinlerseniz size fısıldadıklarını duyarsınız.

Yaklaşın…

Dinleyin! Duyuyor musunuz?

Carpe… Carpe… Carpe Diem…

Yaşadığınız günü kavrayın, çocuklar.

Hayatınızı olağan dışı yapın!”

Carpe Diem’i dinleyin. O size yol gösterecektir.”

John Keating/ ÖLÜ OZANLAR DERNEĞİ

Can ve Simay, tekneden denizin mavi sularına balıklama dalarken, Ece pruvada oturmuş, düşüncelere dalmıştı. Islak saçlarını elimle karıştırarak “Neden suya girmiyorsun, çok güzel” dedim. Yaz mevsiminin tenimizi okşayan sarı sıcağında, gökyüzünün ve denizin maviliği arasında zamanın sonsuza kadar durmasını isteyebileceğimiz “bir an”daydık. O gün “Groundhog Day” olsaydı, kimse şikâyet etmezdi. Ama yüzü asılmış güzel kızım endişeliydi. “Sınav sonucunu merak etmeden duramıyorum anne. Çok çalıştım, çok zaman harcadım. Ya kazanamazsam ne yaparım?” on sekiz yaşında geleceğinin eşiğinde duran ve onu tek bir sınavın değiştireceğini düşünen her genç gibi kaygılanıyordu. “Dün, elinden geleni yaptın ve bu sınav bitti, yarın sonuçlar açıklandığında yeni kararlar vereceksin. En kötü ihtimalle; tekrar denersin! Ama şimdi tek seçeneğin var tatlım!” dedim gülümseyerek ve ona doğduğundan beri kulağına fısıldadığım kelimeleri söyledim: “Carpe Diem”

Carpe Diem’i dinleyin. O size yol gösterecektir.”

Günümüzde birçok ürüne marka olan ve filmden daha çok bilinen bu özdeyiş ile Dead Poets Society filminde tanıştım. Film, yazar Nancy H. Kleinbaum’a ait aynı adlı eserin sinemaya birebir uyarlanmış hikâyesini anlatıyor. Kuşak çatışmaları, özgürlük ve otoritenin sorgulanması çerçevesinde dönen etkileyici, aynı zamanda trajik bir hikaye…   Dilimize “Ölü Ozanlar Derneği” olarak çevrilen filmde ana karakter, “Kaptan” olarak seslenilen edebiyat öğretmeni Mr. Keating, mezun olduğu okuluna öğretmen olarak döner. Gelenekselliğin hâkim olduğu ve eski yöntemlerine sıkı sıkıya bağlı olan okulda, kendi metotlarını kullanmaya başlar. Sıradışı ders anlatışı sınıfındaki öğrencilerin ilgisini hemen çeker. İlk dersi, “Carpe Diem ”dir. Öğretmenler ve ebeveynler gençleri iyi birer üniversiteye girmeleri için çok yoğun bir tempoda çalıştırmaktadırlar. Fakat Mr. Keating onlardan tek bir şey ister: Anı yaşamaları ve hayatlarını olağanüstü kılmaları. Byron, Shelly, Keats ve Shakespeare ile edebiyatın büyülü dünyasına dalan gençler, Keating’in öğrencilik yıllarında üye olduğu gizli bir kulüp olan Ölü Ozanlar Derneği’ni de yeniden canlandırırlar. Özgürlüğün trajik sonuçları olabileceğini de bu süreçte öğrenirler.

Film boyunca devam eden Carpe Diem mottosu, 90’lardan günümüze kadar etki alanını genişleterek sloganlaşan bir deyiş haline geldi.Kaptan John Keating sadece kendi öğrencilerine değil, hepimize çok şey öğreten ve hayatı sorgulatan bir karakter olarak zihinlerimizde derin izler bıraktı.

“Günü yakala” anlamına gelen Carpe Diem (seize the day), deneyimlenen anın hazzını, yaşanan anın önemini yakalamayı savunan, İngiliz edebiyatının romantik ihtilalcileri arasında yer alan Lord Byron’ın yapıtlarında sık sık geçen, bir özdeyiştir. Hem geçmişi hem de geleceği yaratan “O AN”dır. Carpe Diem bize andaki seçimlerin önemini hatırlatır. Kesinlikle hedonizm değildir, aksine vaktinden önce mutsuz olmamanın ve endişelenmemenin savunucusudur.

İlk kez izlediğim, 90’lı yıllarda, ikizlerimin bugün doğum günlerini kutladığımız yaştaydım ve endişeliydim. Üniversite mezuniyetimin eşiğindeydim. Sorunlarım bir sınavı kazanmanın çok ötesindeydi. “Hayat” beni çok korkutuyordu. Önümüzde tamamen bir bilinmezlik seriliydi ve bu belirsizlik karanlıktı. Koşullar farklı olsa da yarattığı duygular Ece’ninkilerle aynıydı.  Sonra Mr. Keating’in cümlelerini dinledim. Korkularım azaldı ve önümdeki yolda ışıklar yandı:

“Ormanda yol ikiye ayrıldı ve ben hep daha az kullanılanı seçtim. Bu hayatımdaki tüm farkı yarattı.  “

Mr.Keating

Sonra yürüdüm, yürürken yoldaşımı buldum. Yürüdük, büyüdük, olgunlaştık. Olgunlaşma ve büyüme ifadesindeki en gizli gerçek değişimdir. Benim de tüm hayatım değişti. Hem de hiç planlamadığım bir şekilde… Yıllar önce tam bu gün “hayatımızın büyük ikramiyeleri” elimizdeydi.

Geçen yıl doğum gününde Can’a sormuştum “ne hissediyorsun?” diye. Yeni yaşının tüm bilgeliğiyle şöyle cevap verdi:

“Ne hissedebilirim ki anne, on dokuzdan bir fazla yirmi dokuzdan dokuz eksik, otuzdan yirmiye çok kısa yirmiden otuza ise çok uzun bir zaman paradoksundayım”

Hayatımda duyduğum en efsane tespitlerden biriydi. Çok hızlı büyüdüklerini ve bir yetişkin olduklarını o gün fark ettim. Gerçekten geriye baktığımızda zaman uçmuş gitmiş gibi, oysa önümüzdeki yıllar ne kadar uzakta görünüyor…

Gençlik çok özel bir “çağ”dır. Dizginlenemeyen enerjileri dünyayı yerinden oynatacak boyuttadır. Ancak, yetişkinlerle sürekli çatışma halindedirler. Asırlar boyunca büyükleri onları sürekli eleştirir:

“Günümüzün çocukları lüksü seviyor. Kötü davranışları var, otoriteye başkaldırıyorlar, yaşlılara saygıları yok, çalışmak yerine lak lak etmeyi seviyorlar. Çocuklar artık evlerinin hizmetçisi değil, tiranı. Anne babaları odaya girince ayağa kalkmıyorlar. Onlara itiraz ediyorlar, destek olmak yerine laklak yapıyorlar, şapır şupur yiyorlar, bacak bacak üstüne atıyorlar, öğretmenlerine zulmediyorlar”  Günümüzden 2500 yıl önce söylenen bu cümleler, Felsefenin kurucularından Sokrates’e ait. Ancak günümüzden bir alıntı gibi değil mi?

İçinde bulunduğumuz dönemin Sokrates gibi düşünen “yetişkin ergenler”inin arasında gençlerin işleri zor olsa da, “Atamızın” dediği gibi “damarlarındaki kan” onların gücüdür.

Reformist, Frederick Douglass da yetişkinlikle ilgili ne güzel tespitte bulunmuş:

Güçlü çocuklar yetiştirmek, sorunlu yetişkinleri onarmaktan daha kolaydır”

Değişim sürprizlerle doludur ama aynı zamanda sancılı bir süreçtir. Hititler’in duvar yazısına ait olduğu söylenen, bir duadaki gibi, bazen cesaretimizi sabırla dönüşümlü kullanmamız şart:

“Tanrım, Bana değiştirebileceğim şeyleri değiştirmek için CESARET,

Değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etmek için SABIR,

İkisi arasındaki farkı bilmek için AKIL ver.”

Böylece Mr Keating ve öğrencilerinin yaşadıkları trajik son benzeri durumları sadece filmlerde görmüş oluruz…

Eğer akıllıysak sabır ve cesaret arasında yaşadıkça, olağanüstü sevinçlerle olağanüstü hüzünler arasında gider geliriz.

Bu da bizi “insan” yapar.

Keyifli seyirler

REPLİKLER

“Ağlamak değil gülmek için sebepler arayın.”

“Millet, kendi sesinizi bulmak için çabalamalısınız. Çünkü ne kadar uzun beklerseniz, bulmanız o kadar zor olur.”

Hayatınızı olağan dışı yapın!”

“Dikkat edilmesi gereken ve cesaretli olunması gereken zaman vardır. Ve mantıklı bir kişi hangisi olduğunu bilir.”

“İnsanlar sadece hayalleri peşinde özgür olur. Her zaman böyleydi, her zaman böyle olacak.”

“Eğer insan, güvenle hayallerinin peşinden giderse hiç beklemediği başarıyla karşılaşır.”

 “Kim ne derse desin, sözcükler ve düşünceler dünyayı değiştirebilir.”

“Hayatın iliğini emmek, kemiği boğazına kaçırmak değildir. Akıllı insan ne zaman duracağını, ne zaman adım atacağını bilmelidir.”

“Hepimizin kabullenmeye ihtiyacı var ama inançlarınızın size özgü olduğuna güvenin.”

“Henüz vaktin varken tomurcukları topla.

Zaman hala uçup gidiyor.

Ve bugün gülümseyen bu çiçek,

Yarın ölüyor olabilir.”

ÖLÜ OZANLAR DERNEĞİ / BOOKSIAY

FİLM KÜNYESİ

Yönetmen:        Peter Weir

Yapımcı:              Paul Junger Witt, Tony Thomas

Senarist:             Tom Schulman

Oyuncular:         Robin Williams, Ethan Hawke, Robert Sean Leonard, Josh Charles, Gale Hanson

Müzik:                 Maurice Jarre

Türü:                     Drama

Yapım yılı:          1989, ABD

Süre:                     128 dk.

DOĞUM GÜNÜNÜZ KUTLU OLSUN AŞKLARIM!

Asla unutmayın “CARPE DIEM”… 🙂

Aziz Nesin “Şimdiki Çocuklar Harika” kitabında şöyle der:

“Çocuklara daha iyi bir dünya bırakmak yerine, dünyaya daha iyi çocuklar bıraksanız, sorun kendiliğinden çözülecek aslında. “

Vicdanımız rahat…

Biliyoruz ki, kendimizden daha iyi çocuklar bırakıyoruz…

Dünden yarına yürürken, kulaklarınıza fısıldadıklarımızı hatırladığınızda hep yanınızda olacağız. Sizi yeryüzündeki her şeyden çok sevdiğimizi bileceksiniz…

HAPPY BIRTHDAY M’LOVES

HATIRLAYIN

Elele tutuşarak geldiğiniz yaşamdaki ilk nefesinizi,

Zamanın sonsuz döngüsünde kalp atışlarınızın ritmini,

Ve zihninizin dinginliğini,

Kahkahalarınızı ve gözyaşlarınızı,

Hatırlayın…

Güncel telaşınızın ortasında evimizin, denizin ve ormanın ölümsüz sakinliğini,

Sabahları gün doğumundaki çiçeklerin ve ağaçların kokusunu,

Kuşların sesini, papağanları,

Akşamları günbatımında gökyüzüne tülden şiirler yazan dalları,

Ay ışığının yakamozunda gecenin içine serpilmiş yıldız tozlarını,

Hatırlayın…

Eski dostlukların huzurunu, yeni dostların heyecanını,

Eve yürürken yolda okşadığınız köpeği,

Duvara tırmanan ve yağmurun ıslattığı anne örümceği,  

Böcek Yücedağları,

Hatırlayın…

Kucağınızda sevdiğiniz Sherlock’un bakışlarını,

Çatı katındaki kitap kokusunu, onları karıştırıp birkaç satır okuduğunuz zamanları,

Friday, freeday, movieday neşemizi,

Hatırlayın…

Çarşamba kahvaltı, perşembe kebap günlerini,

Wolburgerlerinizi, baba seyahatte çorbalarınızı,

Yılbaşı kurabiye evimizi, elmalı turtalarımızı,

Hatırlayın

“Kafa nereye, biz oraya” gezilerimizi,

Dag bayır keşiflerimizi, arbada yaptığımız salsalarımızı,

Kilometrelerle yazdığımız seyir defterimizi,

Ömür biter, yol bitmezlerimizi,

Hatırlayın…

Bizi…

Sevgimizi…

Hatırlayın…

Köklerinizden ilham alın,

Yıldızlara ulaşmak için toprağınızdan çektiğiniz değerlerinizle kanatlanın…

Büyüyebilmek için…

İlknur Akpınar Yücedağ / Planet Earth 01.02.2021

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.