Sümer Kozmogonisi: Evrenin Doğuşundan İnsanlığın Kökenine Derin Bir Yolculuk
İnsanlık tarihinin şafağında, Mezopotamya’nın tozlu tabletlerinden yükselen şu kadim dize, varoluşun en temel gizemine bir kapı açar:
“Gök yerden uzaklaştıktan sonra, Yer gökten ayrıldıktan sonra…”
Beş bin yıl öncesinden bugüne yankılanan bu ifade, yalnızca bir yaratılış öyküsünün başlangıcı değil, Sümer insanının evreni anlamlandırma çabasının ontolojik bir tezahürüdür. Peki, her şeyin başladığı o ilk “an”da ne vardı? Sümer bilgeliği bu soruya, modern insanın dahi zihnini zorlayacak bir derinlikle yanıt verir: Başlangıçta sadece sonsuz, dişil ve ezeli bir deniz olan Nammu vardı.
Nammu’dan Enlil’e: Bütünlüğün Yarılması ve Kozmosun Doğuşu
Sümer düşünce sisteminde evren, bir boşluktan değil, her şeyi içinde barındıran bir “öz madde” olan sonsuz deniz Nammu’dan doğmuştur. Bu kozmik başlangıç, antropolojik açıdan bir “bütünlük” evresidir. Nammu’nun rahminden yükselen kozmik dağ, Gök (An) ve Yer (Ki) birleşiminden ibaretti. Bu iki güç henüz ayrılmamışken, evren potansiyel bir bekleyiş içindeydi.
Sümer teolojisinde düzenin (kozmosun) kurulması, bu mutlak bütünlüğün dramatik bir hamleyle yarılmasını gerektirir. Hava Tanrısı Enlil, sadece bir tanrı figürü değil, varlığın ikiye ayrılmasını sağlayan “kozmik nefes”tir. Enlil, ebeveynlerini ayırarak yaşamın yeşerebileceği o hayati boşluğu yaratmıştır. Bu ayrılış, kaosun düzene evrilmesi ve biyolojik yaşamın başlayabilmesi için stratejik bir zorunluluktur.
- Tanrı An (Gök): “Gök Metali” olarak adlandırılan kalay benzeri sert bir maddeyle kaplı kubbeyi alarak yukarı çekilmiştir.
- Tanrıça Ki (Yer): “Ulu Hanım” ve “Toprak Ana” sıfatıyla, nefes olan Enlil ile birlikte aşağıda kalarak yeryüzünü ve bereketi simgelemiştir.
Bilgelik Tanrısı Enki ve Çamurdan Doğan Kader: İnsanın Yaratılışı
Sümer panteonunda tanrılar, modern inançların aksine “ihtiyaç sahibi” varlıklardır. Başlangıçta tanrılar, Lahar ve Aşnan henüz yeryüzüne indirilmediği için açlıkla sınanmışlardır. Kaynakların çarpıcı bir biçimde betimlediği üzere; tanrılar o dönemde “koyunlar gibi ağızlarıyla ot yiyor, arklar ve hendeklerden su içiyorlardı.” Bu hayati kriz, insanın yaratılışındaki stratejik zorunluluğu doğurmuştur.
Bilgelik tanrısı Enki, derin uykusundan annesi Nammu’nun çağrısıyla uyanarak bu krize bir çözüm sunar: Tanrılara hizmet edecek ve onların yükünü hafifletecek bir varlık. İnsan, “deniz dibindeki kilden” yoğrularak şekillendirilir. Enki’nin şu yaratılış emri, insanın evrendeki rolünü belirler:
“Deniz dibinin yüzeyindeki kilden yüreğini yoğur, iyi ve soylu şekilleyiciler kili berkitecekler, sen onun uzuvlarını ortaya çıkar…”
Sümer inanışında insan, tanrılar dünyasından kopuk bir köle değil; onların mabetlerini inşa eden, tarımı yöneten ve kozmik düzeni bu dünyada taklit eden bir iş birlikçidir.
“Me” Yasaları: Medeniyetin Görünmez İşletim Sistemi
Sümer medeniyetinin sürdürülebilirliği, fiziksel sınırlardan ziyade “Me” adı verilen görünmez metafizik yasalara dayanmaktaydı. Bu yasalar, evrenin ve toplumsal düzenin işletim sistemi gibidir. Kaynaklara göre “Me” yasaları, hangi tanrının veya kentin elindeyse o merkezi zenginleştirir ve diğerlerinden öncelikli kılar. Yasaların mabetlerden şehirlere taşınması, medeniyetin ve kültürün coğrafi transferi anlamına geliyordu.
| “Me” Yasalarının Kapsama Alanları | Örnekler |
| Dini ve Manevi Düzen | Din, rahiplik, tanrılık vasıfları |
| Sanat ve Kültür | Müzik, yazarlık, yaratıcı zanaatlar |
| Teknoloji ve Yaşam | Kazma, saban, tuğla kalıbı |
| Toplumsal Hukuk | Doğruluk, adalet, krallık yetkisi |
Bu yasalarla sağlanan “Pax Deorum” (Tanrılarla Barış), Sümer toplumunun beş bin yıl öncesinden bugüne uzanan “sürdürülebilir medeniyet” arayışının temelidir.
Atatürk neden Sümerlerin Türklerle bağının araştırılmasını istemiştir?
Atatürk’ün Sümerlerin Türklerle olan bağının araştırılmasını istemesinin temelinde, akademik bir merakın ötesinde erken Cumhuriyet döneminin ulusal kimlik inşası ve siyasal antropoloji projeleri yatmaktadır. Bu araştırmaların arkasındaki başlıca hedefler şunlardır:
- Batı Merkezli ve Dışlayıcı Tarih Anlayışına Karşı Çıkmak: O dönemde Avrupa merkezli tarih yazımı, medeniyeti tamamen Batı’ya ait bir değer olarak görüyor ve Türkleri “medeniyet yaratma yeteneğinden yoksun, göçebe ve barbar” olarak nitelendiriyordu. Atatürk, bu dışlayıcı tezlere yanıt vermek ve Türklerin medeniyet tarihindeki gerçek ve kurucu rolünü kanıtlamak istiyordu. I. Dünya Savaşı ve Sevr Antlaşması’nın Türk milletini tarih sahnesinden silme girişimlerine karşı, entelektüel sahada bir “tarihsel meşruiyet” savaşı verilmesi zorunlu görülmüştü.
- Türk Tarih Tezi ve Güneş Dil Teorisi’ni Temellendirmek: 1930’larda geliştirilen Türk Tarih Tezi’ne göre, Orta Asya’da yaşanan prehistorik kuraklık nedeniyle göç eden Ön-Türk toplulukları, Mezopotamya ve Anadolu gibi gittikleri coğrafyalara yüksek kültür birikimlerini taşımışlardı. Bu bağlamda Sümerler, Orta Asya kültürünü Mezopotamya’ya taşıyan ve dünya medeniyetinin temeli olan yazıyı icat eden kurucu Ön-Türk kolu olarak tanımlanmaktaydı. Keza Güneş Dil Teorisi ile de, Türkçenin Sümerce gibi izole ve kadim dillerle akraba olduğu savunulmuş, Türklerin en eski çağlardan beri dünya medeniyetine yön verdiği fikri desteklenmiştir.
- Çağdaş Uygarlığı Doğru Kavramak: Atatürk, yeni kurulan devleti modernleştirirken “Çağdaş uygarlığı anlayabilmek, dünya yüzünde eski uygarlıkları, bütün insanlığın ilk uygarlıklarını doğru tanıyabilmekle mümkündür” vizyonu ile hareket etmiştir. Sümerlerin tarihinin halka tanıtılarak Türklerle olası bağlarının kanıtlanması da doğrudan bu felsefenin bir sonucudur.
- Tarihsel Aktörlüğü (Agency) Geri Kazanmak: Osmanlı geçmişinin, modernleşmenin önünde aşılması gereken bir durum olarak görüldüğü o yıllarda; yeni ulus için çok daha köklü, antik ve birleştirici bir geçmiş inşa edilmesi hedeflenmiştir.
Atatürk, Sümerler ile Türkler arasındaki bağlantıları ortaya çıkaracak uzmanların yetişmesi için bizzat kurumsal adımlar da atmıştır. Dünya üniversitelerinde çivi yazılarıyla ilgili bölümler genellikle “Assyrioloji” (Asuroloji) olarak adlandırılırken, Atatürk Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi kurulurken bu bölümün adının “Sümeroloji” olmasını bizzat istemiştir. Yeni bir devlet inşa edilirken Sümer tabletlerinin incelenmesi, biz Türkler için bu antik uygarlığın ne denli büyük bir öneme sahip olduğunu kavrayan bu vizyon sayesinde başlamıştır.
Tarihin Derinliklerindeki Akrabalık: Sümerler ve Türkler
Sümerlerin (kendilerine verdikleri adla Sag-gi-ga yani “Kara Başlı Halk”) Mezopotamya’ya dışarıdan, muhtemelen Orta Asya üzerinden geldikleri tezi, dilbilimsel ve arkeolojik verilerle güçlenmektedir. Özellikle Muazzez İlmiye Çığ ve Qahramanova gibi uzmanların vurguladığı dilsel paralellikler, tesadüfin ötesinde bir yapısal akrabalığa işaret eder:
- Linguistik Geçişler: Sümerce, Türkçe gibi eklemeli (agglutinative) bir dildir. En dikkat çekici kanıt, “Genitif” (ilgi) durumundaki değişimdir. Sümercedeki -ak/-ik ekinin, genizden gelen “nk” sesi üzerinden Türkçedeki -ın/-in ekine evrilmiş olması, kökensel bir bağın en güçlü izidir.
- Kengir ve Kenger: Sümerlerin ülkelerine Ki-en-gir (Kenger) demesi ile Orta Asya Türk boyları arasındaki isim benzerliği, toplumsal belleğin bir yansımasıdır.
- Arkeolojik Veriler: Türkmenistan’daki Anav kültürü ile Mezopotamya’daki Ur mezarlarından çıkan buluntuların benzerliği, göç yollarının izini sürmemizi sağlar.
- Sayısal Sembolizm: Tufan hikayelerindeki “7 gün 7 gece” motifi, her iki kültürde de kozmik bir felaketin süresini belirleyen ortak bir sayısal koddur.
Muazzez İlmiye Çığ’ın Sümerler hakkındaki temel görüşleri
Sümerlerin kökeni, dilleri ve dünya kültürüne (özellikle de tek tanrılı dinlere) olan etkileri etrafında şekillenmektedir:
- Sümerler Türklerin Bir Koludur ve Atalarımızdır: Çığ’ın en çok öne çıkan tezlerinden biri, Sümerlerin Orta Asya’dan Mezopotamya’ya göç etmiş bir Ön-Türk kolu olduğu ve Türklerin ataları sayılması gerektiğidir. Batı merkezli tarih yazımının karşısında durarak, yıllarca söylenen “Tarih Sümer’de başlar” sözü yerine artık “Tarih Türklerle başlar” denmesi gerektiğini savunmuştur. Ona göre Orta Asya’daki yüksek kültür birikimi, Mezopotamya’ya Sümerler (Ön-Türkler) aracılığıyla taşınmış ve dünya medeniyetinin temeli olan yazı burada icat edilmiştir.
- Sümerce ve Türkçe Arasındaki Derin Bağ: Çığ, Sümercenin ölü veya yaşayan hiçbir dile benzemediğine dair Batılı bilim insanlarının iddialarına karşı çıkarak, Sümerce ile Türkçe arasında hem fonetik (ses) hem de anlamsal açıdan tam bir uyum olduğunu ileri sürmüştür. Sümer dilinin Türk, Fin ve Macar dilleri ile akrabalıkları bulunduğunu ve yüzlerce Sümerce kelimenin bugünkü Anadolu Türkçesinde halen kullanıldığını ifade etmiştir.
- Kutsal Kitapların ve Dinlerin Sümer Kökeni: Çığ’ın en dikkat çekici çalışmalarından bir diğeri, Kur’an, İncil ve Tevrat’ta yer alan pek çok anlatının kökeninin aslında Sümer mitolojisine dayanmasıdır. Evrenin başlangıcı, insanın topraktan/balçıktan yaratılması ve “Nuh Tufanı” gibi semavi dinlerdeki pek çok hikayenin izlerinin Sümer tabletlerinde yer aldığını ortaya koymuştur. Çığ, Nuh Tufanı olayının Mezopotamya’da değil, gerçekte Orta Asya’da gerçekleştiğini de iddia etmiştir.
- Halkı Bilinçlendirme ve Atatürk’ün Tarih Vizyonu: Çığ, bütün bu akademik mesaisini aslında Mustafa Kemal Atatürk’ün “Sümerler ile Türkler arasındaki bağlantıların bulunup kanıtlanması” vizyonu doğrultusunda gerçekleştirmiştir. Yalnızca dar bir çevrede kalan arşiv uzmanı olmanın ötesine geçip, antik kil tabletlerdeki bilgileri geniş halk kitlelerine ulaştırmayı hedeflemiştir. Bu amaçla “Sümerli Ludingirra” gibi karakterler kurgulayarak Sümer tarihini canlandırmış, kuru bir tarih anlatımı yerine ulusal kimlik inşasına bilimsel ve anlaşılır bir zemin kazandırmıştır.
Çevirisi Yapılan Tablet Sayısı
Araştırmalara göre dünya genelinde veya arşivdeki tabletlerin toplamda kaç âdedinin tam olarak çevrildiğine dair kesin bir sayı verilmemektedir. Ancak Muazzez İlmiye Çığ ve Hatice Kızılyay’ın İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde yürüttüğü 33 yıllık çalışmalar sonucunda tasnif edilen bu devasa arşivden önemli bulunan tabletlerin bir kısmı, bilim insanlarının kullanımına sunulmak üzere 8 kitap ve çeşitli makaleler halinde yayımlanmıştır. Ayrıca ünlü Sümerolog Samuel Noah Kramer, Çığ ve Kızılyay’ın bu arşivde 800’e yakın tablet ve parçanın kopyasını çıkararak bilimsel katkı sağladıklarını belirtmektedir.
Diğer Tabletlerin Çevrilememe (veya Gecikme) Nedenleri
Bu devasa arşivi oluşturan tabletlerin tamamının hızla çevrilememiş olmasının arkasında çok katmanlı zorluklar yatmaktadır:
- Fiziksel Durum ve Restorasyon İhtiyacı: Kazılardan çıkarılan tabletler en az 50 yıl boyunca toprak altında kaldıkları haliyle, hiçbir işlem görmeden bekletilmiştir. Tabletlerin okunup çevrilebilmesi için önce laboratuvarda tek tek temizlenmeleri (konservasyon), ardından kazı yerlerine, çağlarına, konularına ve tarihlerine göre ayrılıp numaralandırılmaları gerekmiştir. Yalnızca bu temizleme, tasnif ve çağdaş bir arşiv oluşturma süreci bile Muazzez İlmiye Çığ ve meslektaşlarının aralıksız 33 yılını almıştır.
- Tabletlerin Eksik veya Kırık Olması: Çeviri sürecini zorlaştıran en büyük etkenlerden biri de belgelerin fiziksel bütünlüğüdür. Birçok kil tabletin kırık veya eksik olması, metinlerdeki bağlamın kopmasına yol açmakta ve çevirilerde anlamayı oldukça zorlaştırmaktadır.
- Hacim ve Dil Çeşitliliği: Bulunan 75 bin tablet, MÖ 2500 yılından milada kadar uzanan 2500 yıllık devasa bir zaman dilimini kapsamaktadır. Üstelik bu tabletler sadece Sümerce değil; Akadca ve Hititçe gibi farklı antik dillerde yazıldığı için, her birinin incelenmesi çok farklı uzmanlık alanları gerektiren uzun soluklu bir iştir.
- Uzman ve İlgi Eksikliği: Sümerolojinin ülkemizde kurumsallaşması için Ankara Üniversitesi’nde bölüm açılmasına rağmen, Muazzez İlmiye Çığ’ın belirttiği üzere, 70 yıl boyunca bu bölümde yetişen akademisyenlerden veya araştırmacılardan bu konuları ileriye taşıyacak, bu zorlu tasnif ve çeviri işlerine yeterince ilgi gösteren kişi sayısının az olması çalışmaları yavaşlatmıştır.
Bu nedenlerle çivi yazılı tabletlerin okunması ve çevrilmesi, basit bir tercüme işleminin çok ötesinde; iğneyle kuyu kazar gibi yürütülen, uzun yıllar alan ağır bir laboratuvar ve epigrafi (yazıt bilimi) emeği gerektirmektedir.
Beş Bin Yıllık Aynada Kendimizi Görmek
Sümer mirası bir hazinedir. Bu hazine inanç sistemlerimizde gizlidir. Adalet anlayışımızda ve dilimizde yaşamaya devam eder. “Me” yasalarıyla kurulan düzen, bugün hala toplumsal sözleşmelerimizin temelini oluşturur. Beş bin yıl önce kilden tabletlere kazınan bu anlatılar, aslında bize modern dünyadaki yerimizi hatırlatır.
Gök yerden ayrıldığında açılan o devasa boşlukta kendimizi ararken, Sümerli atalarımızın kurduğu o muazzam dengeden hala öğreneceğimiz çok şey var. Geçmişin bu tozlu aynasında kendi yüzümüzü gördüğümüzde, köklerimizin ne kadar derine indiğini fark etmek bizi şaşırtmalı mı?
Kilden yoğrulan bu kadim hikâye, aslında hala yazılmaya devam eden kendi hikâyemiz olabilir mi?



No responses yet