BİR BİLİM ADAMININ ROMANI-Modern anlamda ekol kurmuş biri Mustafa İnan 

Hepimiz bir kitabı okurken içinde kendimizden bir şeyler bulmak isteriz, bazen kendimizi karakterlerin yerine koyarız bazen de bildiğimiz yaşadığımız çevrede olayların yaşanmasını isteriz.Çünkü bunlar kitapla aramızda bir bağ oluşturur kitabı okumaktan çıkıp yaşamaya başlarız. Bu kitapla benim aramda işte böyle somut güçlü bir bağ var. Yazar Oğuz Atay, hayatı ele alınan Mustafa İnan ve okur olarak benim farklı dönemlerde olsa dahi aynı üniversitede aynı bölümde okumamız kitabın benim için önemini arttırıyor. Atay ve İnan’ın yanında kendime aynı cümlede yer vermem bana hem gurur veriyor hem de üzerimde haklı bir sorumluluk hissi uyandırıyor.

Mustafa İnan’ın fikir babalarından ve kurucularından biri olduğu TÜBİTAK tarafından “Bilim Adamı Yetiştirme” projesi doğrultusunda biyografisi öğrenciliğini yapmış olduğu Oğuz Atay tarafından İnan’ın vefatından sekiz yıl sonra 1975 yılında kaleme alınmıştır. Cahit Arf tarafından yazılan kitabın ön sözünde Arf yakın arkadaşı İnan için maddesel olarak olmasa da “toplumda bırakacakları anılarla” ölümsüzlüğe ulaştığını söylüyor.

Biyografik roman olan kitapta Atay, bir profesör ve bir öğrencin birbirleriyle sohbeti üzerinden Mustafa İnan’ın hayatını bizlere aktarıyor. Kitapta Oğuz Atay’ın da kendi sınırlarını zorlamasına sebep olduğu göze çarpıyor çünkü kendi ağzından dediği gibi ülkemizde hiç değinilmemiş bir işe kalkışmıştı bir bilim insanının hayatını inceleyecekti. Bunlara rağmen Atay kendi mizacını da işin içine katıp bu ilham verici hayat hikayesini kendine yakışır biçimde yazıyor.

Sizlere bu güzel biyografiyi özetleyip yazmak niyetinde değilim çünkü böyle bir yazı hem İnan’a hem Atay’a haksızlık olur.

Değinmek istediğim birkaç yerden biri bir bilim adamının yetişme şartları. Çevre insanın hayatında büyük bir öneme sahiptir, öncelikle de ailesinin insanın hayatına önemli etkileri olur. Bilim insanlarının hayatlarına baktığımızda ailelerinden bir şeyler alırlar örneğin Stephan Hawking’in hem annesi hem babası Oxford mezunuydu, Einstein’ın babasının elektrik şirketi vardı annesi müzisyendi, Marie Curie’nin babası matematik ve fizik öğretmeniydi. İşte bu noktada Mustafa İnan bir algıyı yıkıyor çünkü O’nun babası postacı, annesi ev hanımı. Çocukluğu ne Londra’da ne Münih’te geçti, Adana’da ve sonra savaş yüzünden Konya’da geçti. Yani bizden biriydi, bizim gibiydi ve çoğumuzun yaptığı gibi “Oxford vardı da biz mi okumadık?” mazeretinin arkasına sığınmadı. Elinden geleni yaptı Oxford’a gidemediyse Oxford’u buraya getirmeye çalıştı.

Mustafa İnan, doktorasını İsviçre’deki Zürih üniversitesinde Eidgenössiche Technische Hochschule’de (ETH) yaptı, bu bir Türk bilim insanının yurt dışındaki ilk doktora çalışması kabul edilir. Zürih’te kalması için yapılan teklifi reddederek Türkiye’ye geri döndü çünkü burada ülkesi için yapılacak çok şey vardı.

Kendi inandıkları doğrultusunda pek çok şeyden vazgeçti, iyi bir mühendis olup güzel paralar kazanıp rahat bir hayat sürebilirdi fakat bunu istemiyordu o bilme aşıktı ve bildiklerini öğretmeyi seviyordu. Lise yıllarından beri bu böyleydi bildiklerini herkesle paylaşıyor, en karışık diye adlandırılan konuları bile öğrencilere rahatça anlatabiliyordu. Çünkü konulara sadece öğrenmek gözüyle yanaşmıyordu, üzerlerine düşünüp neden-sonuç bağlantısını kurup en ince ayrıntısına kadar mantığına yatırıyordu öğrencilerine de bu şekilde anlatıyordu. Günümüz üniversite hocaları gibi slayt okuyup-o zamanın teknolojisinde kitaptan okumak diyelim- geçmiyordu.

Mustafa İnan üniversitesine, ülkesine elinden gelenden daha fazlasıyla hizmet etti, bilim insanı sıfatını sonuna kadar hak etti ve birçok gence umut ışığı oldu. Bu ülkenin yetiştirdiği en büyük değerlerden biri oldu.
Her insanın hayatta önem verdiği şeyler farklıdır O’nun en çok önem verdiği şey bilimdi ve bunun için sonuna kadar çabaladı. Peki ya bizler önem verdiğimiz şeyler için sonuna kadar çabalıyor muyuz? Ya da daha önemlisi bizim için önemli şeylerin ne olduğunun farkında mıyız yoksa bu hayatı sadece oksijen tüketmek için mi yaşıyoruz?

Umarım bu yazıyı okuyanlara böyle büyük bir karakterin öneminden bahsedip dikkatlerini çekebilmişimdir. Mustafa İnan’dan bir alıntıyla sizleri baş başa bırakıyorum.

“Biliyorum birçok zorluk yaşayacaksın. Hepsini şimdiden görür gibi oluyorum. Talihli olarak küçük bir burs bulsan bile yurt köşelerinde sürünebilirsin. Bin bir güçlükle soğuk bir banyoda yıkandıktan sonra, arkadaşlarından utanarak havlular içinde büzülerek, yurdun tek sıcak yeri olan okuma salonunda çalışan arkadaşlarının arasında kurumak zorunda kalabilirsin. Her sabah insanlarımızın balık istifi olduğu bir otobüste kendine ve resim tahtana bir yer bulabilmek için, sabah karanlığında yollara düşmek zorunda kalabilirsin. Hatta ısınmak için okul yerine kahveye gitmeyi bile isteyebilirsin. İşte bu durum ve şartlar altında bile her zaman amacının olduğunu gözden kaçırmamalısın. İnsanları etkilemek, insanlara söz geçirmek, sesini duyurmak istiyorsan, bütün bunları yapabilecek yetenekte olduğunu göstermelisin. Yoksa sonunda sıradan bir insan durumuna gelirsen, kimse senin kötü şartlar altında bu duruma düştüğünü düşünmez, kimse sana gençliğinde iyi beslenemedin diye, sırf bu yüzden itibar etmez. Bir gün gelir de kendini gösterebilirsen, sen bütün bu zorlukları yaşamış olduğun için, bu zorluklara çare bulmak için herkesten daha gerçekçi davranabilirsin. Yok, eğer sen de ‘Acı çekme sıramı savdım, artık öğrencilerim üzülsün, asistanlarım çanta taşısın, doçentlerim olduğu yerde saysın’ diye hissedersen sana da herkese de yazık olur. Hissedersen diyorum, böyle acıklı bir duruma ‘düşünme’ adını veremiyorum çünkü…”

KİTAP KÜNYESİ
KİTAP: BİR BİLİM ADAMININ ROMANI
YAZAR: OĞUZ ATAY
İLK BASKI:1975 (BİLGİ YAYINLARI)
SAYFA SAYISI: 272
YAYINEVİ: İLETİŞİM