Bazı filmler sadece bir hikâye anlatmaz; ruhumuzun en korunaklı köşelerine sızar, oradaki tozlu rafları devirir ve bizi “insan olmanın” o tekinsiz, kaygan zeminine bırakıverir. Alex Garland’ın Jeff VanderMeer’in romanından –kendi deyimiyle bir rüyayı hatırlar gibi– uyarladığı Annihilation, tam olarak böyle bir deneyim. Gelin, rasyonel aklın sustuğu, genetiğin bir kırılma aracılığıyla yeniden yazıldığı o “Parıltı”nın içine, birlikte yürüyelim.
Bir “Geçiş Alanı” Olarak Varoluş
Annihilation, klasik bir “istila” öyküsünden ziyade, insanın kendi içindeki yıkım dürtüsüyle ve doğayla olan ontolojik bağıyla yüzleşmesini konu alır. Film, olay örgüsünden ziyade bu “geçiş alanı” (transitional environment) fikrine odaklanır. Shimmer, içine giren her şeyi —ışığı, DNA’yı, anıları— yansıtan ve birbirine karıştıran dev bir prizma gibidir. Burada mesele bir dış tehdit değil, bir “değişimdir”; eski benliğin yok olup yeni, hibrit bir gerçekliğin doğmasıdır.
Hücre Bölünmesinden Doğan Melankoli
Yaşamın en küçük birimi olan hücre, bize hem varoluşun görkemini hem de sonun kaçınılmazlığını aynı anda fısıldar. Film, bu biyolojik paradoksu Lena’nın (Natalie Portman) tıp öğrencilerine verdiği bir dersle, daha ilk sahnede zihnimize mühürler. Lena, mikroskop altındaki bir hücreyi gösterirken aslında hikâyenin felsefi iskeletini kurar ve yaşayan her şeyin o ritmik bölünmeyle var olduğunu hatırlatır.
Bu noktada Garland, sinema tarihinin en zarif ama en sarsıcı “paskalya yumurtaları”ndan birini önümüze koyar. Lena ve Kane’in evinde, sehpanın üzerinde duran tek bir kitap görürüz: Rebecca Skloot’un “The Immortal Life of Henrietta Lacks” (Henrietta Lacks’in Ölümsüz Hayatı) eseri. Henrietta, 1951’de rahim ağzı kanserinden ölen yoksul bir kadındır; ancak hücreleri (HeLa) rızası dışında alınmış, laboratuvarlarda ölümsüzleşmiş ve tıp tarihini değiştirmiştir. Lena bir hücresel biyologdur ve dünyayı hücre bölünmesinin rasyonel düzeniyle anlamlandırır. Henrietta, 1951’de rahim ağzı kanserinden ölen ancak hücreleri (HeLa) rızası dışında alınarak laboratuvarlarda “ölümsüzleşen” kadındır. Lena’nın Shimmer’a girmeden önce tıp öğrencilerine “özel bir rahim ağzı kanseri vakasını” anlatması tesadüf değildir. Henrietta’nın hücreleri Hayflick limitini (hücrelerin bölünme sınırı) aşarak kontrolsüzce çoğalmış ve sahibinden bağımsız bir yaşam sürmeye başlamıştır; tıpkı Shimmer’ın içindeki her şeyin kendi sınırlarını aşarak birbirine karışması gibi…
Bu detay, sadece tıbbi bir atıf değil, biyopolitik bir çığlıktır. Shimmer (Parıltı) tıpkı Henrietta’nın hücreleri gibi, karakterlerin DNA’sını rızasızca “refrakte ederken” aslında en temel hakkımızı, bedensel otonomimizi elimizden alır. Kimliğimizin hırsızlığıdır bu. Lena’nın dersteki o çarpıcı repliğiyle yankılanan bir gerçektir: “…yaşayan her şeyin yapısı… ve ölen her şeyin.” Peki dostlarım, bizi biz yapan şey aslında bizi yok eden şeyle aynıysa, kime “kendim” diyebiliriz?
Antroposen Çağında Bir Ayna
Annihilation, günümüzün çevresel krizleri ve insanın doğayla olan kopukluğu üzerine derin bir tefekkür sunar. Bizler doğayı kendimizden ayrı, kontrol edilmesi gereken bir “nesne” olarak görmeye alıştık. Ancak Shimmer bize hatırlatıyor ki; bizler “humus”uz, yani bitki ve hayvanların ölü maddesinden oluşan toprağız. Antroposen çağında insanın merkezde olduğu o “üstünlük” illüzyonu parçalanmak zorunda.
Filmin sonunda Lena ve Kane’in gözlerindeki o parıltı, artık hiçbir şeyin “saf” olmadığını gösterir. Bizler değişiyoruz, dönüşüyoruz ve belki de bu kaçınılmaz yıkım, yeni bir başlangıcın yegane yoludur.
Yok Oluşun Estetiği: Josie’nin Seçimi
Filmin felsefi zirvesi, Dr. Ventress (Jennifer Jason Leigh) ve Lena arasındaki o meşhur diyalogda gizlidir. Ventress, insanın neden iyi giden her şeyi bozmaya meyilli olduğunu sarsıcı bir netlikle açıklar. Ona göre; çoğumuz intihar etmeyiz ama neredeyse hepimiz “öz-yıkım” (self-destruction) dürtüsüyle hareket ederiz.
- Thanatos’un Çağrısı: Freud’un “ölüm dürtüsü” olarak tanımladığı Thanatos, Shimmer’da biyolojik bir senfoniye dönüşür. Bu bir “karar” değil, hücrelerimize kodlanmış bir “dürtü”dür.
- Karakterlerin Aynası: Lena’nın sadakatsizliği, Josie’nin (Tessa Thompson) kollarındaki jilet izleri, Sheppard’ın yası… Her biri Shimmer’a kendi yıkımlarını getirmiştir.
Fizikçi Josie’nin ölümü, sinema tarihindeki en etkileyici “insan sonrası” (posthumanist) sahnelerden biridir. Josie, Shimmer ile savaşmak ya da onunla yüzleşmek yerine, ona uyum sağlamayı, yani “doğa olmayı” seçer. Kollarındaki kesiklerden çiçekler açarken, o bir kurban değil; bir faildir. Bu, biyo-iktidarın (yaşamı kontrol etme arzusu) reddi ve yaşamın-ölümün birbirine karıştığı bir ekosisteme huzurlu bir geçiştir.
“Lena onunla savaşmak istiyor, Josie ise istemiyor. O, acı çekmeden, zarifçe ve kendi kararıyla gitmeyi seçiyor.”
Ancak Josie’nin sonu, bize müthiş bir “multispecies” (türler arası) perspektif sunar. Josie, insan kalmaya çalışarak acı içinde ölmek yerine, doğayla bütünleşmeyi, “başka bir şey” olmayı seçer. Damarlarından çiçekler fışkırırken bitkiye dönüşmesi bir pes ediş değil, insan istisnacılığını (human exceptionalism) reddeden bilinçli bir başkalaşımdır.
“Eco-Horror” Estetiği ve Sesin Dokunsallığı
Annihilation, “New Weird” ve “Eco-horror” türlerinin en tekinsiz örneklerinden biridir. Burada doğa sadece “vahşi” değildir; o, insanın doğa üzerindeki kontrol hiyerarşisini yıkan hibrid bir canavardır. İnsan sesiyle çığlık atan ayı metaforu, türlerin birbirine karıştığı o korkunç ama büyüleyici “trans-corporeality” (bedenler arasılık) durumunun en somut örneğidir.
Bu tekinsiz atmosferi sadece gözlerimizle görmeyiz, bedenimizle hissederiz. Filmin müziklerindeki “waterphone” kullanımı ve o meşhur aşağı doğru kayan sesler (glissando), izleyici üzerinde “haptik” (dokunsal) bir etki yaratır. Ses sadece kulaktan girmez; fiziksel basınç dalgaları halinde bedenimize çarpar, bizi istila eder ve tıpkı Shimmer gibi bizi hücresel düzeyde çözer. O “dokunsal ses”, izleyiciyi rasyonel mesafesinden koparıp Shimmer’ın o ıslak, hibrit dokusuna hapseder.
Fenerdeki Dans ve Yeni Bir Türün Doğuşu
Fenerdeki o hipnotik doppelgänger (ikiz) sahnesi, Lena’nın kendi öz-yıkımıyla girdiği o şiddetli ve estetik danstır. Bu sahne, Sabina Spielrein’in meşhur “Yıkım, oluşun sebebidir” tezinin görsel bir kanıtıdır. Lena kopyasını bir bombayla yok ederken, aslında eski benliğinin küllerinden yeni ve tanınmaz bir şeyin doğmasına aracılık eder.
Kim Geri Döndü? Lena’nın geri dönen kişi olup olmadığı sorusu, bizi belirsizlik duygusunun kucağına bırakır. Ancak asıl mesele kimin döndüğü değildir. Gözlerdeki o Shimmer ışıltısı, değişimin kaçınılmazlığını haykırır. Shimmer yok etmemiştir; sadece “değiştirmiştir”. Bu değişim, insanlık için hem büyük bir travma hem de evrimsel bir zorunluluktur.
Spielrein’ın dediği gibi, yaratım için yıkım şarttır. Belki de Shimmer, dünyanın üzerine çekilen bir perde değil, insan merkezli kibrimizin üzerine çöken bir hakikattir.
Eğer her hücremiz sürekli bölünüyor, değişiyor ve sonunda başka bir formun (belki bir bitkinin, belki bir tozun) parçası oluyorsa; biz gerçekten “biz” miyiz, yoksa sadece biyolojik bir bayrak yarışının geçici taşıyıcıları mıyız?


No responses yet